ÜyeFormu

Hoşgeldin Ziyaretçi.






Parolamı unuttum
Üye değil misiniz? Üye Olun
Aktivasyon mailiniz gelmedimi? tekrar isteyin?

Site İçi Arama

Ana Sayfa
Yeni Web Sitemiz
www.chd.org.tr
 
Genel Sekreter Hüseyin Aslan tarafından Sivil ve Demokratik Anayasa konferansında yapılan sunum
11.10.2009
ANAYASA SUNUM

      Genel olarak hukukun oluşum süreci, anayasaların yapımı, darbeler, devrim zamanları, sıkıyönetimler, olağanüstü hal durumları yani hukukun yeniden yaratılış sürecileri, nasıl değerlendirilmelidir? Bir çok hukukçunun  ve  politikacının da  tartıştığı bu durum hukuk- politika ilişkisi bakımından nereye konmalıdır? Bu durum hukuki alana mı, politik alana mı, ya  da her iki alanı birden mi girer?
İtalyan siyaset ve hukuk felsefecisi Giorgio Agamben ,  bu durumu genel olarak bir istisna hali, hukukun yok yeri, kriz dönemi olarak adlandırmakta ve bu dönemde, temel görevi  var olan düzeni yürütmek olan yürütme erki tarafından hukukun, hukuk adına askıya alınması olarak adlandırmaktadır.
“İstisna hali, son çözümlemede, yasasızlık ile nomos (yasa), yaşam ile hukuk, auctoritas ile potestas arasında bir belirlenemezlik eşiği oluşturarak, hukuki-siyasal iki yönünü eklemlemesi ve bir arada tutması gereken düzenektir.   diye tarif eder. “
Agamben, istisna hali durumunu, yani hukukun oluşum süreci, veyahut anayasaların yapım sürecini, hukuk alanına mı yoksa siyasi alana mı girdiğini tartışmakta ve kendisi hukuk alanına girdiğini kabul etmekte ve siyasal alana girdiğini iddia edenlere, şiddetle karşı çıkmaktadır.
Bu süreç ona göre “Hukuk adına hukuk dışına çıkma, yada ‘yasasız bir yasa gücünün söz konusu olduğu bir yasasızlık uzamıdır.  Bu uzam aslında yasasızlık dönemine yasa yerleştirmektir.”
     Bilindiği gibi klasik toplum sözleşmeci -liberal anlayışa göre, hukuk devleti güçler ayrılığı ilkesine dayanır. Ve bu güçler yasama, yürütme ve yargı erklerinden oluşur. İstisna halinde, hukuk adına yürütme erki, yasama erkinin yetkisini gasp eder, onu sürecin dışına iter ve kendisi hukuk adına hukuk oluşturmaya başlar.
Ancak günümüz modern dünyasında istisna hali temel kural haline gelmiştir. Ve hukuk daha doğarken, yasama organı yürütme organı tarafından feshedilerek, yetkisi alınarak, hukuk oluşturma adına ayaklar altına alınmıştır.
     Alman sosyalist yazar Walter Benjamin’in ise Nazi Almanyasında bu konuda şu görüşlerle tartışmaya dahil olmuştur.  “Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız olağanüstü hal istisna değil kuraldır. Buna denk düşen bir tarih anlayışına  ulaşmak zorundayız. O zaman göreceğiz ki, gerçek olağanüstü hal yaratmak bize düşen görevdir. Böylece faşizme karşı mücadelede daha iyi bir konuma ulaşacağız. Faşizm tahlilini biraz da , hasımlarının ilerleme adına onu tarihsel bir norm gibi görmelerine borçludur. Yirminci yüzyılda bu yaşadıklarımızın ‘hala’ nasıl mümkün olduğuna şaşmak felsefi bir bakış değildir. Bu şaşkınlık bizi, herhangi bir bilgiye de götürmez, tek bir bilgi hariç tabii: Kaynağındaki tarih anlayışının iler tutar tarafı olmadığı.”
Benjamin farklı tarih anlayışı   geliştirmek konusunda son derece haklıdır. Ancak bunun yanında farklı bir siyasi ve felsefi bakış  ve farklı bir politik duruşa sahip  olmamız gerekiyor.
Bu halde anayasa yapma süreci hukuki alandan çıkmakta, ve tamamen politik bir alana girmektedir. Anayasa metinlerinin de gerek oluşturulma süreçleri gerekse de metinlerin kendisinin esas olarak politik bir işlevi vardır.   Dolayısıyla politik bir süreç sonucu ortaya çıkan bir temel metnin tartışması ve oluşturulması da politiktir. Bu süreçte ise tarafları ve çıkarları çatışan çeşitli kesimler, ezenler ile ezilenler, işçiler ile patronlar,  sömürenler ile sömürülenler karşı karşıya gelmektedir. Politik olan bu süreçte ise  hukukta olduğu gibi bir belirlenmişliğe, bir yasallığa yer yoktur. 
  Bu nedenle ezilenlerin, sömürülenlerin, halkın yapmadığı bir anayasada öncelikle sınırları ve kuraları başkalarınca belirlenmiş olacak, başkaları halkımız adına kurallar koymuş olacak ve ezilenlerin politika yapma alanı hukuk aracılığı ile tamamen tahakküm altına alınmış olacaktır. Bu sebeple halkın yapmadığı bir Anayasanın belirlemiş olduğu hukuki   ve ideolojik alanından kaçmak gerekir.
Burjuva hukuk ideolojisi toplumu önce bireylere ayırır, daha sonra bu bireylere öncelikle özgür  özne’likler verir.  Hukuki ideoloji bununla da kalmaz her bireyin eşit, özgür iradeli ve siyasi hakları olduğu iddia eder. Oysa Ezilenler ve sömürülenler için, tamamı iyi niyetli bir toplumsal tahayyülden ibaret olan, bu toplumsal sözleşmeci ideoloji reddetmelidir. Bizler öncelikle eşit olmadığımızı, özgür olmadığımızı, iradelerimizin çoğu kez baskılandığını ve bireysel haklarımız yanında bir çok kolektif haklarımızın olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla öncelikle ilk itirazımızı buradan yapmalıyız.
*        *    *        *        *        *
Bir Anayasa için temel çerçeve ve ilkeler
Burada öncelikle şunu belirtmek gereklidir. Bizce halkın ihtiyaçlarına karşılık verecek bir anayasa ancak; bugün toplumda mevcut anayasadan rahatsızlık duyan, talepleri olan ve bu taleplerini her fırsatta ve ortamda dile getiren, bu talepleri için yürüyen, dayak yiyen, göz altına alınan,  yargılanan, başta Kürtler olmak üzere, aleviler, yoksullar, işçiler, kadınlar ve bütün ezilenlerin  talepleri dikkate alındığında ve karşılık bulduğunda bir anlam ifade eder.
Demokratik ve katılımcı bir anayasa ancak toplumu meydana getiren bütün sınıf, tabaka ve en geniş şekilde sürece katılımları ile mümkündür.
    Diğer türlüsü, yani egemenler tarafından topluma dayatılan hali, bir tür yeni dönem inşası, yeni bir restorasyon anlamına gelecektir ki buna karşı durmak hepimizin görevidir.
Bu açıklamanın ardından bizce yeni bir anayasa için aşağıdaki ilkeler mutlaka benimsenmelidir.
Öncelikle şuan yürürlükte olan ve defalarca kısmi değişiklikler yapılan darbe Anayasası ortadan kaldırılmalıdır. Bu anayasada mevcut ve darbecilerin yargılamasına engel olan, adı geçici olmasına rağmen yaklaşık 30 yıldır yürürlükte bulunan Geçici 15. Maddenin kaldırılmasından sonra darbecilerin yargılanması sağlanmalıdır.  Darbeciler yargılanmadan sivil bir anaysa oluşturulamaz.
Toplumun geçmişle yüzleşmesi,  hatırlama kültürü yaratılması, bunun için hukukun salt bir araç olmadığı, önemli olan toplumun bu geçmişi ile hesaplaşması, çeşitli hakikat komisyonları kurması, en küçük ölçekte tartışması ve gerçeklerin ortaya çıkması sağlanmalıdır.
12 Eylül anayasası ile toplum üzerinde kurulan askeri vesayet rejimi ortadan kaldırılmalıdır.
Anayasal vatandaşlık ilkesi benimsenmelidir.
Adil Yargılanma ve Eşitlik hakkı  herkese tam olarak sağlanmalıdır.
Eşitlik hakkı, hukuksal bir eşitlik ve tasavvurdan ziyade ‘mutlak ve eylemli eşitlik ilkesi’ benimsenmelidir.
Adil yargılanma hakkının güvencesi olan hakim bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesi, tabii hakim ilkesi  ve yargı birliği ilkesi adil yargılanma ilkesinin temel unsurlarıdır. Bunun için öncelikle yargılama faaliyetinde bulunan hakim ve savcıların ayrı örgütlenmesi sağlanmalıdır.
Kişilerin temel hak ve özgürlükleri sınırlamalara ve istismarlara maruz bırakılmayacak şekilde serbest ve özgürlükçü bir felsefeyle düzenlenmelidir. Birey devlete karşı korunmalıdır. İfade özgürlüğü tanınmalıdır.
Yoksullukla mücadele sosyal adalet, çalışanların ekonomik ve sosyal hakları ve sendikal hakları güvence altına alınmalıdır.
Eğitim ve sağlık hakkı güvence altına almalı, anadilde eğitim hakkı, bütün vatandaşlara tanınmalıdır.
Siyasi, kültürel, etnik kimlikler ve kolektiflerin yaşatılması ve haklarının korunması  anayasal güvence altına alınmalıdır.
Din ve vicdan özgürlüğü sağlanmalı, zorunlu din dersleri kaldırılmalı ve Diyanet işleri Başkanlığı lağvedilmelidir.
Anayasa ile, kadınlara, çocuklara ve engelli vatandaşlara pozitif ayrımcılık sağlanmalıdır.
Askerlik hizmeti zorunlu olmaktan çıkarılmalı ve vicdani red ilkesi benimsenmelidir.
Ekolojik bir çevre ve dünya için, Devletin gerekli bütün tedbirleri ve yükümlülükleri alması  sağlanmalı, doğal ve kültürel varlıkları tüketilecek bir kaynak olarak görmeyen; insanlarla birlikte tüm canlıların yaşam sürekliliğini güvence altına alan bir anlayış anayasada egemen olmalıdır.
 *             *        *
Kurulduğu tarihten bu yana, mücadele edenlerin, direnenlerin, devrimcilerin, ezilenlerin ve toplumsal muhalefetin avukatlığında bir taraf olarak, yerini belirleyen  ÇHD  her şeyden evvel anayasa yapım sürecinin tamamen politik bir süreç olduğunu unutmadan  bu konuda görüşlerini ileri sürecek ve mücadeleye devam edecektir.
Hüseyin Aslan
Çağdaş Hukukçular Derneği
 
Haber: ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ VE HUKUK-AV.FUAT ERDOĞAN ANISINA ULUSLARARASI SEMPOZYUM SONUÇ BİLDİRGESİ
Sonuç bildirgesini üyelerimizin bilgisine sunuyoruz.

ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ VE HUKUK İÇİN
İSTANBUL bildirgesi
28.09.2009 İstanbul - TÜRKİYE

26-27 Eylül 2009 tarihlerinde, dört ayrı kıtadan avukatlar ve özgürlük savunucuları İstanbul’da bir araya geldik.
Bugün sizlere açıklıyor olduğumuz bu bildirge, ezilenlerin, yoksulların, vatanları ve gelecekleri tehdit edilen halkların mücadelesine omuz veren avukatların ortak bilincinin, mücadele kararlılıklarının ve dayanışma isteklerinin bir sonucudur.

Bizler;

I. Küresel bir tehdit olan ve tüm insanlığa karşı kesintisiz suç işleyen emperyalizmin durdurulmasının artık yaşamsal bir zorunluluk olduğunu biliyoruz. Her türlü ırkçı saldırganlığın işgal ve sömürüsünü reddediyoruz. Mazlum halkların geleceklerinin ve ülkelerinin çalınmasına seyirci kalmayacağız.
II. Olağanüstü hal rejimlerini olağan ve yaygın hale getirerek küresel düzeyde, de facto bir olağanüstü hal rejimini uygulamaya sokan emperyalist güçler bilmelidir ki;
dünya halkları için aslında kendi varlıkları bir tehdittir ve bu tehdidin adı da “terör”dür. Gerçek terörist, saldırgan emperyalizm ve işbirlikçisi yerel hükümetlerdir.

III. Kendini emperyalist saldırganlık olarak ortaya koyan terör, dünyanın dört bir tarafında mücadele veren hak savunucularını öldürmekte, sağ kalanları ise tutuklayarak ağır izolasyon koşullarında hapishanelere koymaktadır. İzolasyon; cezalandırma amacı güttüğü, acı verdiği ve kasıtlı bir eylem olduğu için bir işkence yöntemidir. Emekleri, toprakları ve gelecekleri için mücadele edenlerin uğradıkları baskılar gibi zulme karşı direndikleri için Kombiya’dan kaçırılarak ABD hapishanelerinde tutulan Simon Trinidad, Sonia ve Ivan Vargas da izolasyon koşullarında tutulmaktadır.
Dünyanın her bir yanındaki hapishanelerde izolasyon koşullarında tutulan politik tutsakları selamlıyor ve özgürlüklerinin derhal geri verilmesi gerektiğini bildiriyoruz. Salıverildikleri güne kadar tüm politik tutsakların isimlerini ve mücadelelerini duyurmaya ve yalnız olmadıklarını hatırlatmaya kararlıyız.

III. Kişilerin, örgütlerin ve ülkelerin hedef gösterildiği Kara Listeler’i reddediyoruz. Dünya Halkları için gerçek tehdit bu “sözde listeleri” hazırlayanlar ve bunlara dayanarak halklara saldıranlardır. Hukuk ancak özgürlük vaat eder ve özgürlükleri güvence altına alırsa saygındır. Sıradan bir egemen ideolojisine, sömürü ve tehdit aracına dönüştürdüğünüz listeleri, kararları, yasaları tanımıyor ve meşru kabul etmiyoruz.

IV. Avukatları da aynı aileleri, dostları ve yoldaşları gibi, bu mücadelede katledilmiş olan direnişçileri unutmayacak ve unutturmayacaktır. Bizler onları sadece anmayı değil özgürlük, bağımsızlık ve emek mücadelesinde izleyerek yaşatmayı vaat ediyoruz.

IV. Hakları ve özgürlükleri için mücadele edenlerin avukatları, mahkemeler, cezaevleri ve karakollar ile sınırlanamaz. Bizler kendi yaşamlarımızın “seyircisi” olmayacağız. Enternasyonal bir bilinç ile örgütlenmeye, aynı çatı altında deneyim ve mücadelemizi paylaşmaya karar verdik. Ezilenlerin avukatları bu bildirge ile en kısa zamanda, en geniş ve en güçlü uluslar arası dayanışma örgütünü yaşama geçirmeye karar vermiştir. Bu aynı zamanda dünyanın dört bir yanında bizimle aynı kavgayı veren meslektaşlarımıza da bir çağrı olarak okunmalıdır.

Aramızda bulunması doğal görüş ve tutum farklılıkları, alanlarımıza ve ülkelerimize özel farklı ihtiyaçlar, bizi birbirimize güçlü bir zincirle bağlayan dayanışma ihtiyacımızdan ve enternasyonalist kararlılığımızdan daha büyük değildir.
Bu bildirgeyle, ilkine kararlılığımızı hatırlatmak, ikincisinin ise umudunu ve inancını güçlendirmek için; halkların düşmanlarına ve dostlarına aynı anda sesleniyoruz;

“İstanbul’da bir araya geldik. Küresel zulüm ile mücadele etmek için tüm mesleki, teorik ve siyasal birikimimizi paylaşıyoruz. Halkın avukatları, halkın mücadelesinde artık daha güçlü ve inançlıdır. Bugün yanımızda bulunamayanlar, bu bildirgenin açtığı kapıdan yanımıza gelerek sesimizi arttıracaklardır.”
 
Genel Merkez Basın Açıklaması 09.09

BASINA VE KAMUOYUNA
7 EYLÜL 2009 ANKARA

12 Eylül Askeri/Faşist Darbesi’nin gölgesinde, onu takip eden 28. Adli Yıl Açılıyor…


Bugün kapalı salonlarda “yargının içerisinde bulunduğu durum” başlıklı uzun konuşmalar yapılacak. Biz ise kısa bir sorunun basit cevabı için sokaktayız; Yargı ne işe yarar?
Ve tabii ki hangi yargı?
Darbenin ertesi günü; Anayasal düzeni ortadan kaldırmış beş generale saygı ve bağlılıklarını sunmak için sokağa çıkma yasağının kaldırılmasını bekleyen yargı,
Darbenin yıl dönümünde “ben bunu asacağım ama yaşı tutmuyor” diyen cellâtlara; “biz büyütelim siz asın” diyen yargı,
Darbenin ertesi yılında; binlerce sivilin Askeri cezaevlerinden askeri mahkemelere iç çamaşırlarıyla sürüklenmesine, “beni ilgilendirmez önümdeki kanuna bakarım” diyen yargı,
Darbenin ikinci yıldönümünde; bir kişiyi “hâkim karşısına çıkarmadan yüz yirmi gün gözaltında tutarım” diyen kolluğa sebebini dahi sormadan kabullenmiş yargı,
Darbeden onbeşyıl sonra bile, falakadan, elektrikten, askıdan önüne getirilenlerin yakarışını “soyut iddiadan ibaret bulup” tutanaklarına yazmayan, yazamayan yargı,
Darbeden yirmibeş yıl sonra, Şemdinli’nin “bombacı başçavuşlarını” kurtarmak için içtihat değiştiren, yasa esneten yargı,
Biraz olsun hesap sorma işinin ucundan tutan meslektaşlarını istiskal eden, meslekten atan yargı,
İşte bugün artık konuşulması gereken budur.
Darbe rejimini içselleştirip, içtihat haline getirmiş bir yargı ne işe yarayacak?
Aslında Adli Yıl açılışı yapmak anlamsızdır. Çünkü 12 Eylül 1980’den bu güne hiç bitmeyen, karanlık ve uzun bir “adli yılın” içinde yaşıyoruz zaten. Onu kapatmadan yenisi nasıl açılacak?
Egemenlerin hiç bitmeyen “olağanüstü” halindeyiz, iddiaya göre neredeyse yüzyıldır ülkemiz uçurumun kenarında, neredeyse yüzyıldır bizi bizden kurtarmak için öldürüyorlar, vergilerimizle ödediğimiz silahlarlarla vuruluyor, yaptırdığımız hapishanelerde yatıyoruz.
Sendikalarımızı kapatıp mallarını kayyımlara devrederken, derneklerimizi ve federasyonlarımızı suç örgütü ilan edip ortadan kaldırırken, işten, okuldan, ülkeden kovulmamızda “mevzuata aykırılık bulmayan” bu yargı ne işe yarar?
İhtiyacımız olan göstermelik bir Adli Yıl açmak değil, bu uzun ve karanlık cunta yıllarının hesabını kapatmaktır.
Elinde siyasal partiler için kapatma iddianameleri hazırlamak, cumhurbaşkanından, bakanlar kuruluna kadar tüm yürütmeyi yüce divanda suçlamak yetkisi bulunan bir savcılığın önündeyiz. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın… Burası ülkenin en yetkili iddia makamı…
O zaman şunu sorma hakkımız var;
Niye bu karanlık yıllar boyunca işlenen suçların hesabını sormuyorsun?
Anayasanın 17. Maddesi ile korunan “yaşam hakkı”, bizi öldürenlerin elini kolunu bağladı mı ki; aynı anayasanın sözde geçici 15. Maddesi senin elini kolunu bağlasın?
Anayasanın 19. Maddesi “hürriyetimizi ve güvenliğimizi” korudu mu ki; aynı anayasanın sözde geçici 15. Maddesi katillerimizi koruyabiliyor.
İşimizi, ekmeğimizi, örgütümüzü, sendikamızı, çocuklarımızı, sevdiklerimizi, geleceğimizi koruyamayan bu anayasa, iş katillerimizi korumaya gelince ne kadar ısrarcı, ne kadar yaman bir anayasaymış meğer?
Biz artık bu bahanenize inanmıyoruz. Siz inanıyor musunuz?
Sizin de hukukçuluğunuz, vicdanınız, onurunuz, kendinize saygınız, geçici 15. Maddenin “aslında” elimizi kolumuzu bağlamadığını söylemiyor mu? Siz bilirsiniz.
Biz, hiç bitmeyecek tarihsel ve toplumsal bir yüzleşmenin ev sahipleriyiz. Biz halklarız. Eğer sizin niyetiniz yoksa, hem kendimizle hem sizinle, tarihsel, siyasal ve hukuksal olarak yüzleşmeye hazırız. Biz adalet istiyoruz. Sizin adalete hevesiniz, hukuka niyetiniz yok diye; ezilenlerin, yoksulların ve onlar için mücadele ederken katledilen yoldaşlarımızın umudunu ortada bırakmayacağız. Sizin cüppeleriniz büyük ve karanlık mahkeme binalarının içerisindeki salonlarda asılı; Bizim önlüklerimiz, tulumlarımız, cüppelerimiz sokakta…
Adalet istiyoruz, yerine getirinceye kadar susmayacağız, durmayacağız.

12 Eylül Askeri/Faşist cuntası ve tüm işbirlikçileri halka karşı işlediği suçlardan dolayı derhal yargılanmalıdır!


ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ GENEL MERKEZİ
ANKARA EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ ADINA

 
İzmir Şube Basın Açıklaması Adli Yıl 09

Değerli basın ve yargı emekçileri, değerli meslektaşlarımız;

Bugün başlayan yeni adli yıla dair söyleyeceklerimiz var.

Bu adli yıla da her adli yıl açılışında tekrarlayageldiğimiz ve artık hem bizim hem de sizlerin ezberlemiş bulunduğu sorunlarla ve üzerine yeni eklenenlerle giriyoruz.

Biliyoruz ki bu adli yılda da vatandaşların büyük bir kısmı adliye “sarayları”ndan, adalet duyguları tatmin olmadan ve kafaları karmakarışık bir halde ayrılacaklar. Hukukçular ve yargı emekçileri, vatandaşların sorunlarını çözmeye çalışırken yine olumsuz şartlarla boğuşacak ve yine en küçük bir mesleki tatmin yaşamadan, insanlık dışı koşullarda çalışmalarını sürdürecekler. Yurttaşlar, hukukçular ve yargı emekçileri açısından bu adli yıl da, tıpkı öncekiler gibi, bir sorunlar yumağı niteliği taşıyacak.

Bu adli yılda da yüzlerce çocuğumuz tutuklanacak, hatta on yıllara varan hapis cezalarına çarptırılacak. Cezaevlerinin gayri insani koşullarında yaşamaya çalışan hasta tutuklu ve hükümlüler görmezden gelinecek. Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü gazeteci, aydın ve sendikacılara bu yıl da yenileri eklenecek.

Bu adli yılda da yüz binlerce işçi işinden olacak ve bunların büyük bir kısmı, giderek caydırıcı hale gelen yargılama giderleri ve uzayan yargılama süreleri nedeniyle haklarını aramaya dahi kalkışmadan işsizler kervanına katılacak. Ancak çok küçük bir kısmı adliyelere yansıyacak ama bu yıl da milyonlarca işçi sigortasız çalıştırılacak, binlerce işçi sakat kalacak, yüzlercesi ölecek. Haklarını arayan azınlığın davaları ise “duruşma defterinin yoğunluğu ve aradaki günlerin dolu oluşu nazara alınarak” hemen her seferinde bir sonraki adli yıla, Yargıtay’ın iş yükü nedeniyle de ondan sonraki adli yıla kalacak.

Düşünce ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar sürecek. Doğal yaşamın sermaye ve devlet eliyle tahribi hukuka rağmen devam edecek. Kentleri dönüştüreceği iddia olunan rant planları binlerce yeni mağdur aile yaratacak.

Kangrene dönüşen bu sorunların çözümüne dönük bir iradenin yokluğunda, mevcut ve yetersiz yasalar değişmeden kalacak; en azından bu yasaları olsun uygulamaya çalışan hukuk sisteminde de olumlu yönde bir gelişme olmayacak. Tersine, gerçek ve giderek artan gereksinimleri karşılayamadığı herkesçe malum olan adalet teşkilatı bir türlü güçlendirilemeyecek; hatta bütçe açısından bir yük olarak görülen kısmı, mümkünse küçültülmeye ve adım adım özelleştirilmeye çalışılacak. Hazırlıkları yapılan “arabuluculuk” sistemi, vatandaşlardan alınması düşünülen “yargı katkı payı” ve yargılama giderlerinin tümünün peşin alınması gibi uygulamalarla bir yandan vatandaşın hak arama özgürlüğü daraltılırken; “sözleşmeli personel” uygulamasının yaygınlaştırılması, performans kriterlerinin dayatılması ve getirilmesi düşünülen “döner sermaye uygulaması” yoluyla güvenceli çalışma tamamen ortadan kalkacak.

Bu adli yıla da yoksul yurttaşlar adalet arayışlarında yeterli desteği bulamayacak. Çünkü hak arama özgürlüğü ve adil yargılama açısından biricik çözümler olan adli yardım sistemi ve zorunlu müdafilik hizmetleri, Adalet Bakanlığı’nın, bunları bir yük olan gören zihniyeti sonucunda neredeyse kullanılmaz durumda. İşin daha da üzücü yanı, Türkiye Barolar Birliği’nin ve Baroların da, işlemez hale gelen zorunlu müdafilik sistemini öncelikli ve temel bir sorun olarak görmemesi ve göstermelik çabalar haricinde bu kıyıma açıkça göz yumması.

Biz Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi üyeleri olarak; tüm bu olumsuzluklara rağmen, demokratik, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, işçiden, yoksuldan, kadından, çevreden, barıştan yana bir adalet sistemi istiyor ve bunu gerçekleştirmek için çabalıyoruz. Bunun, ancak haklarını arayanların birlikte vereceği ortak mücadele ile mümkün olacağını da biliyoruz. Bu nedenle yeni adli yılın, ortak hayallerimizi gerçekleştirmek uğruna verdiğimiz örgütlü mücadelenin güçleneceği bir yıl olmasını diliyoruz. 

Tüm yargı emekçilerini ve onların örgütlü mücadelesini selamlarız.

 
İzmir Şube Stajyer Avukatlar Komisyonu Basın Açıklaması 09.09

BASINA VE KAMUOYUNA

Bizler staj döneminde yaşanan yasal ve fiili sıkıntılar üzerinden bir araya geldik. Kendi haklarını  savunamayan bir mesleğin üyelerinin savunma hakkını temsil edemeyeceklerini, savunma görevini yerine getiremeyeceklerini söyledik. Bu yüzden de savunmaya kendi haklarımızdan başladık.

Ve Adli Yıl açılış günü  olan bugün, sorunları ve taleplerimizi dile getirmek için buradayız.

Staj dönemi boyunca ekonomik güvenceden, sigortadan ve sağlık güvencesinden yoksun çalışmak zorunda bırakılmaya, meslek örgütümüz olan barolarda temsil edilmemeye, stajyerlere ekonomik güvence oluşturmak üzere yürürlüğe konan baro pulu bedellerinin stajyerler hariç her yerde harcanmasına, yüksek ruhsat ücretlerine karşı sesimizi duyurmaya çalışıyoruz.

Ancak staj dönemi sonrasında da bizleri bekleyen tablonun hiç de iç açıcı olmadığını biliyoruz. Staj döneminde yaşadığımız sorunları avukatlık mesleğinin sorunlarından ve yaşanan dönüşüm sürecinden bağımsız görmüyoruz. Avukatlık sınavı, uzlaştırma, zorunlu hukuki sorumluluk sigortası gibi uygulamalar devreye sokularak avukatlık mesleği yalnızca parası olanın yapabileceği bir alana dönüştürülmek istenmekte. CMK avukatlarının ücretleri aylar sonra ödenip vergileri peşin alınarak pek çoğu geçimlerini buna bağlamış olan CMK avukatları mağdur edilmekte, bu alan da sermayedarlara peşkeş çekilmek üzere servise hazır hale getirilmektedir.

Bugün hukuku bir piyasa, avukatları  işçi, stajyerleri sigortasız ucuz işgücü olarak gören bir anlayışla karşı karşıyayız. İşte dikkat çekmek istediğimiz tablo budur. Değişik illerden katılımla, İstanbul’da gerçekleştirilen “Stajyer ve Genç Avukatlar Mesleki Sorunlar Forumu”nun sonuç bildirgesinde belirttiğimiz üzere, uzun süreli bir mücadeleye giriş yapmak için “şenliklerle” açılışı yapılan Adli Yılın, bizim için kutlanacak bir yanı olmaması, aksine hayatın acı gerçekleriyle yüzleşmemize vesile olması nedeniyle bu basın açıklaması ile işe koyulmaya karar verdik. Çünkü, biliyoruz ki bir sene boyunca angaryaya tabi tutulup güvencesiz bir şekilde staj adı altında çalıştırılıyorken, bu süre içinde sağlık güvencemiz bile yokken, ailemize yüklenerek geçirdiğimiz bu dönemin sonunda avukatlık ruhsatı, baro aidatı vs. kalemlerle bizden uçuk miktarlarda para istenirken, kendi işimizi yapmayı aklımızdan geçiremeyip, ucuz da olsa çalışabileceğimiz bir hukuk bürosu arayacağımızın bilincindeyken kokteyllerle açılışı yapılacak adli yılın ancak mesleğin kodamanlarına bir şey ifade etmektedir. Bizim kutlama yapacak hâlimiz yok. Bizim için adli yıl, biraz önce bahsettiklerimizi, cmk sorunlarını, işçi avukatlığı, arabuluculuğu vs. kısaca geleceğimizin karanlığını ifade etmektedir.

Bugün buradan duyarlı herkese sesleniyoruz: Ekim ayı içerisinde meclise yönelik imza kampanyamızı sonlandırarak stajyer avukatların sorunlarının çözülmesi için gerekli yasa değişikliklerinin yapılması için meclise yürüyeceğiz.

Hukukun piyasalaştırılmasına, stajyer avukatların ve işçi avukatların sömürülmesine izin vermeyeceğiz. Tüm duyarlı kesimleri mücadelemize destek olmaya, sesimize ses katmaya çağırıyoruz.

 
İzmir Şube Basın Açıklaması 3.9.09

 
BASINA VE KAMUOYUNA

İzmir Barosu Başkanı Av.Özdemir Sökmen ve yönetim kurulu üyeleri 26 Ağustos tarihinde, talihsiz bir açıklama yaptı.

Yapılmış olan basın açıklamasında Kürt açılımı, demokratik açılım postuna bürünmüş bir dış mihrak oyunu olarak ortaya konuyor, demokratik talepler “terör örgütü”nün talepleri olarak değerlendiriliyor, Anayasa’nın Başlangıç ilkelerinin değiştirilemezliğine vurgu yapılarak hemen arkasından Genelkurmay’ın yapmış olduğu açıklama destekleniyor.

Bu açıklama maalesef ki hem İzmir Barosu, hem Türkiye’de yaşayan halklar ve hem de insanlık için talihsiz.

Talihsiz bir açıklama çünkü İzmir Barosu, anayasaları, devlet erkinin ölçüsüzlüğünü sınırlayan bir metin değil yurttaşların haklarını sınırlayan bir metin olarak görüyor.

Çünkü;  halka karşı işlenmiş bir suç olarak yargılanmayı halen bekleyen bir askeri darbenin generalleri tarafından yapılmış ve kabul ettirilmiş bir anayasanın “değiştirilemez” hükümlerini, insanlığın tarihi kadar ezeli ve onun kadar ebedi bir “kutsal” metin olarak önümüze koyuyor.

Ve bu açıklama gerçekten talihsiz, çünkü bir hukuk kurumu olan İzmir Barosu, militarizmi ve askeri vesayet sistemini destekliyor.

Oysa Avukatlık Kanunu’nun 76. maddesi şöyle diyor; barolar, mesleki işlevlerinin yanı sıra hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak amacıyla çalışmalar yürüten meslek kuruluşlarıdır.

İzmir Barosu’nun tarihi, yasada tanımlandığı gibi insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin savunulması bakımından pek çok başarıyla doludur. İzmir Barosu’nun, yasanın değil hukukun savunulması ve geliştirilmesi, kökeni ve farklılığı ne olursa olsun yurttaş haklarının savunulması için haklar ve özgürlükler konusunda aldığı onurlu tutumunu, idam cezasına karşı yürüttüğü kampanyaları, insan haklarına ilişkin ve işkenceye karşı çalışmalarını hala gururla anıyoruz.

Ancak İzmir Barosu’nun hâlihazırdaki başkan ve yönetim kurulu üyeleri, basın açıklamasında da ortaya koydukları bakış açısıyla İzmir Barosu’nu İzmir Barosu yapan değerler, anlayış ve perspektiften ne denli uzak olduklarını ortaya koymaktadır.

İzmir Barosu Başkan ve yönetim kurulu üyeleri bilmelidir ki gericiliğin bireyler ve kurumlar içinde yerleşmesi için batı ya da başka yönden bir desteğe hiç gerek yoktur. Verili düzenin ve statükonun korunması özlemi, gericiliğin temel tezahür biçimidir.

İzmir Barosu Başkan ve yönetim kurulu üyeleri yine bilmelidir ki bölücülük, halklar arasında farklılıklar olduğunu ortaya koymak ve haklarını talep etmek değil, halklar arasında ayrım gözetmek, ötekileştirmek ve dolayısıyla hiyerarşi geliştirmektir.

Ve yine bilinmelidir ki Yugoslavya ve Irak'taki gibi etnik çatışmalar ve kardeş kavgası tam da statükonun korunmasını talep eden, hiyerarşik olarak kendisini üstün gören kişiler ve gruplar nedeniyle yaşanmıştır, yaşanmaktadır.

Bu ülkede yaşanan, bir türlü sonlandırılamayan acı ve gözyaşları da pek çok yurttaş ve kurumun içine işlemiş bulunan, Ergenekon ve benzeri kontr-örgütlenmelerin bu doğrultuda yarattığı tahribatın açık ve üzücü sonucudur. 

Ancak her türlü acıya rağmen değişim kaçınılmazdır. İnsanlık tarihi otoriter, ırkçı, milliyetçi ve militarist rejimlere ve onların her türden yandaşlarına karşı insanlığın özgürlükler, sosyal adalet, eşitlik ve demokrasiden yana daha iyi bir geleceğe ulaşabilmesi için verilen mücadelelerle bezelidir.

Bizler İzmir Barosu’na üyesi avukatlar olarak gerici, ırkçı, kandan beslenen militarist politikaların, kurum ve kişilerin savunuculuğunu üstlenen bir baro yönetimine hayır diyoruz. Bu bağlamda tüm İzmirli hukukçuları, baromuzun, insan hakları ve hukukun üstünlüğü perspektifi ile demokrasi geleneğine sahip çıkmaya çağırıyoruz.    

 
 
İzmir Şube Basın Açıklaması 1 Eylül 09
BASINA VE KAMUOYUNA

Ülkemizde çeyrek asırdır devam eden savaşa ilişkin; aklıselimin, korkuların bir nebze de olsa üzerine çıktığı, kardeşlik duygularının bireysel güvenlik kaygılarından görece önde geldiği, barışın adının anıldığı bir sürece nihayet girdik.

25 yıldır süregelen savaş ortamının bir barış sürecine doğru dönüşmesine ilişkin yaratılan bu atmosfer elbette ki önemli ve tarihsel bir gelişmedir. Bununla birlikte hükümetin “Kürt açılımı” ya da  “demokratik açılım” adı altından başlattığı girişimlerinin neleri kapsadığına ilişkin hâlihazırda herhangi bir çerçeve çizilmiş, bir program sunulmuş değil. Bunun da ötesinde hükümet, kendi söylemi ile çelişen ve aslında açılımın son olarak aldığı adla, yani demokratik olma iddiası ile çelişen açıklamalar yapmakta herhangi bir sakınca görmüyor.

Hal böyle olunca, AKP’nin sunduğu açılım projesi, sorunun büyüklüğü ile orantısız, soyut söylemlerden ibaret ve içi boş bir proje olmanın ötesine geçemiyor.  Nitekim güvenlik güçleri halen yurttaşları öldürüyor, operasyonlar sürüyor, işkence, Kürtlere ve tüm muhalif kesimin örgütlenme özgürlüğüne yönelik saldırılar devam ediyor; ordu, Kürt/demokratik açılım da dâhil olmak üzere politik gündemi belirleme konusunda pervasızlığını korumaya devam ediyor… Bu gerçeklik değiştirilmediği sürece de niyet açıklamaları ne yazık ki birer söz olmaktan ileri gidemiyor.

Öte yandan, muhalefet cephesinde ırkçı ve söven bir anlayış hâkim durumda. Muhalefet partileri, Kürt/demokratik açılımı sadece “terör ve asayiş” meselesine indirgeyerek yurttaşların hak ve özgürlükleri sorununu yok sayan sözler söylemeye devam ediyor.

Yurttaş haklarının yaşama geçirilmesi yönünde işlevleri olması gereken ve aslında sorunun çözümü konusunda ciddi katkıları olabilecek pek çok sivil toplum örgütü ve meslek kuruluşu da ne yazık ki haklar ve özgürlüklerden yana değil ırkçılığı ve şovenizmi besleyen, faklılar arasında düşmanlıklar yaratan, statükoyu koruyan ve savaş çığırtkanlığı yapan söylemlerini devam ettirmekte herhangi bir sakınca görmüyor.

Geçtiğimiz hafta içinde İzmir Barosu Başkanı tarafından yapılan açıklama da böylesi yaklaşımların en üst düzeydeki tezahürlerinden biri. İzmir Barosu’nun yurttaşların ve ezilenlerin hakları ve özgürlükleri ile hukukun ve demokrasinin yılmaz savunuculuğundan, Genelkurmay’ın açıklamalarına verdiği destek ile militarizmi ve askeri vesayet sistemini destekler hale gelmesi çok acıdır ve elbette ki kabul edilmez.

Türkiye; farklı dil, kültür ve etnik kökene sahip halkların yaşadığı zengin bir coğrafya. Ancak Türkiye tarihi, bu halkların, maalesef ki yöneticiler ve egemenler tarafından çektirdiği acılarla dolu. Tarih, özellikle, Müslüman olmayan halklar ile Müslüman olsa da Alevi olanlara yönelik tedhişten, yer değiştirmeye, katliamdan, soykırıma uzanan pek çok olaya tanıklık etti. Ne yazık ki bunları engellemek mümkün olmadı. Bununla birlikte, 25 yıldan bu yana yaşanan savaş ve sonuçları ile Kürt halkının daha fazla acı yaşamasını engellemek için hala bir şansımız var.

“Demokratik açılımın” gerçekten bir demokrasi projesine dönüşebilmesi için yapılması gereken, hak ve özgürlüklerin derhal genişletilmesi ve güvence altına alınmasıdır. Bunun gerçekleşmesinin tek yolu da sivil ve demokratik kamuoyunun bu konudaki mücadelesinden geçmektedir.

Öte yandan silahların gölgesinde yapılacak hiçbir barış görüşmesi gerçek anlamda adaleti ve kardeşliği sağlamaya hizmet etmeyecektir. Bu nedenle operasyonlara derhal son verilmeli, daha fazla genç yurttaşın ölümünün önüne geçilmelidir.

Tüm sivil toplumu ve demokratik güçleri, geleceğimize sahip çıkmaya; Kürt sorununda demokratik, adil ve barışçıl bir çözüm için uğraş vermeye çağırıyoruz.
 
Ankara Şube basın açıklaması 28.8.09

  28/08/2009

BASINA VE KAMUOYUNA


27.08.2009 Günü Derneğimiz eski üyesi, Meslektaşımız Avukat Suat YAŞA, bürosunda mesleğini icra ederken, görevi nedeni ile silahlı saldırıya uğrayarak ağır yaralanmıştır. Saldırı sonrası bir böbreği alınan meslektaşımız halen yoğun bakımdadır.

Avukatlık mesleğinin kamu hizmeti olması nedeni ile müvekkillerinin haklarını koruyan her meslektaşımız gibi Avukat Suat YAŞA da müvekkili adına hareket ederek yasaların kendisine yüklediği sorumlulukları yerine getirirken saldırıya uğramıştır.

5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu 6/d : “yargı görevi yapan deyiminden; yüksek mahkemeler ve adli, idari ve askeri mahkemeler üye ve hâkimleri ile Cumhuriyet savcısı ve AVUKATLAR, anlaşılır “ demektedir. Aynı kanun 82/g : “Kasten öldürme suçunun, kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle işlenmesi” halini düzenleyerek meslektaşlara yapılan saldırılara verilecek kanuni cezalar gösterilmektedir.

Çağdaş Hukukçular Derneği Ankara şubesi olarak meslektaşımız Avukat Suat YAŞA ya yapılan menfur saldırıyı kınıyor, suçluların yukarda belirtilen kanun maddeleri gereğince cezalandırılması için olayın takipçisi olacağımızı bildiririz.

             Saygılarımızla.


 
Vefat ve başsağlığı

 

Ankara Şube üyemiz Av.Mecit ENGECİ vefat etmiştir.

Cenazesi 18.08.2009 Salı günü Karşıyaka Camii’nde kılınacak öğle namazını müteakip Karşıyaka Mezarlığı’na defnedilecektir.

Ailesi, dostları ve üyelerimize başsağlığı dileriz.

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 1 - 10 of 271