ÜyeFormu

Hoşgeldin Ziyaretçi.






Parolamı unuttum
Üye değil misiniz? Üye Olun
Aktivasyon mailiniz gelmedimi? tekrar isteyin?

Site İçi Arama

Ana Sayfa arrow Haberler arrow Basın Bültenleri
Basın Bültenleri
Genel Merkez Basın Açıklaması 09.09 Yazdır E-posta

BASINA VE KAMUOYUNA
7 EYLÜL 2009 ANKARA

12 Eylül Askeri/Faşist Darbesi’nin gölgesinde, onu takip eden 28. Adli Yıl Açılıyor…


Bugün kapalı salonlarda “yargının içerisinde bulunduğu durum” başlıklı uzun konuşmalar yapılacak. Biz ise kısa bir sorunun basit cevabı için sokaktayız; Yargı ne işe yarar?
Ve tabii ki hangi yargı?
Darbenin ertesi günü; Anayasal düzeni ortadan kaldırmış beş generale saygı ve bağlılıklarını sunmak için sokağa çıkma yasağının kaldırılmasını bekleyen yargı,
Darbenin yıl dönümünde “ben bunu asacağım ama yaşı tutmuyor” diyen cellâtlara; “biz büyütelim siz asın” diyen yargı,
Darbenin ertesi yılında; binlerce sivilin Askeri cezaevlerinden askeri mahkemelere iç çamaşırlarıyla sürüklenmesine, “beni ilgilendirmez önümdeki kanuna bakarım” diyen yargı,
Darbenin ikinci yıldönümünde; bir kişiyi “hâkim karşısına çıkarmadan yüz yirmi gün gözaltında tutarım” diyen kolluğa sebebini dahi sormadan kabullenmiş yargı,
Darbeden onbeşyıl sonra bile, falakadan, elektrikten, askıdan önüne getirilenlerin yakarışını “soyut iddiadan ibaret bulup” tutanaklarına yazmayan, yazamayan yargı,
Darbeden yirmibeş yıl sonra, Şemdinli’nin “bombacı başçavuşlarını” kurtarmak için içtihat değiştiren, yasa esneten yargı,
Biraz olsun hesap sorma işinin ucundan tutan meslektaşlarını istiskal eden, meslekten atan yargı,
İşte bugün artık konuşulması gereken budur.
Darbe rejimini içselleştirip, içtihat haline getirmiş bir yargı ne işe yarayacak?
Aslında Adli Yıl açılışı yapmak anlamsızdır. Çünkü 12 Eylül 1980’den bu güne hiç bitmeyen, karanlık ve uzun bir “adli yılın” içinde yaşıyoruz zaten. Onu kapatmadan yenisi nasıl açılacak?
Egemenlerin hiç bitmeyen “olağanüstü” halindeyiz, iddiaya göre neredeyse yüzyıldır ülkemiz uçurumun kenarında, neredeyse yüzyıldır bizi bizden kurtarmak için öldürüyorlar, vergilerimizle ödediğimiz silahlarlarla vuruluyor, yaptırdığımız hapishanelerde yatıyoruz.
Sendikalarımızı kapatıp mallarını kayyımlara devrederken, derneklerimizi ve federasyonlarımızı suç örgütü ilan edip ortadan kaldırırken, işten, okuldan, ülkeden kovulmamızda “mevzuata aykırılık bulmayan” bu yargı ne işe yarar?
İhtiyacımız olan göstermelik bir Adli Yıl açmak değil, bu uzun ve karanlık cunta yıllarının hesabını kapatmaktır.
Elinde siyasal partiler için kapatma iddianameleri hazırlamak, cumhurbaşkanından, bakanlar kuruluna kadar tüm yürütmeyi yüce divanda suçlamak yetkisi bulunan bir savcılığın önündeyiz. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın… Burası ülkenin en yetkili iddia makamı…
O zaman şunu sorma hakkımız var;
Niye bu karanlık yıllar boyunca işlenen suçların hesabını sormuyorsun?
Anayasanın 17. Maddesi ile korunan “yaşam hakkı”, bizi öldürenlerin elini kolunu bağladı mı ki; aynı anayasanın sözde geçici 15. Maddesi senin elini kolunu bağlasın?
Anayasanın 19. Maddesi “hürriyetimizi ve güvenliğimizi” korudu mu ki; aynı anayasanın sözde geçici 15. Maddesi katillerimizi koruyabiliyor.
İşimizi, ekmeğimizi, örgütümüzü, sendikamızı, çocuklarımızı, sevdiklerimizi, geleceğimizi koruyamayan bu anayasa, iş katillerimizi korumaya gelince ne kadar ısrarcı, ne kadar yaman bir anayasaymış meğer?
Biz artık bu bahanenize inanmıyoruz. Siz inanıyor musunuz?
Sizin de hukukçuluğunuz, vicdanınız, onurunuz, kendinize saygınız, geçici 15. Maddenin “aslında” elimizi kolumuzu bağlamadığını söylemiyor mu? Siz bilirsiniz.
Biz, hiç bitmeyecek tarihsel ve toplumsal bir yüzleşmenin ev sahipleriyiz. Biz halklarız. Eğer sizin niyetiniz yoksa, hem kendimizle hem sizinle, tarihsel, siyasal ve hukuksal olarak yüzleşmeye hazırız. Biz adalet istiyoruz. Sizin adalete hevesiniz, hukuka niyetiniz yok diye; ezilenlerin, yoksulların ve onlar için mücadele ederken katledilen yoldaşlarımızın umudunu ortada bırakmayacağız. Sizin cüppeleriniz büyük ve karanlık mahkeme binalarının içerisindeki salonlarda asılı; Bizim önlüklerimiz, tulumlarımız, cüppelerimiz sokakta…
Adalet istiyoruz, yerine getirinceye kadar susmayacağız, durmayacağız.

12 Eylül Askeri/Faşist cuntası ve tüm işbirlikçileri halka karşı işlediği suçlardan dolayı derhal yargılanmalıdır!


ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ GENEL MERKEZİ
ANKARA EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ ADINA

 
İzmir Şube Basın Açıklaması Adli Yıl 09 Yazdır E-posta

Değerli basın ve yargı emekçileri, değerli meslektaşlarımız;

Bugün başlayan yeni adli yıla dair söyleyeceklerimiz var.

Bu adli yıla da her adli yıl açılışında tekrarlayageldiğimiz ve artık hem bizim hem de sizlerin ezberlemiş bulunduğu sorunlarla ve üzerine yeni eklenenlerle giriyoruz.

Biliyoruz ki bu adli yılda da vatandaşların büyük bir kısmı adliye “sarayları”ndan, adalet duyguları tatmin olmadan ve kafaları karmakarışık bir halde ayrılacaklar. Hukukçular ve yargı emekçileri, vatandaşların sorunlarını çözmeye çalışırken yine olumsuz şartlarla boğuşacak ve yine en küçük bir mesleki tatmin yaşamadan, insanlık dışı koşullarda çalışmalarını sürdürecekler. Yurttaşlar, hukukçular ve yargı emekçileri açısından bu adli yıl da, tıpkı öncekiler gibi, bir sorunlar yumağı niteliği taşıyacak.

Bu adli yılda da yüzlerce çocuğumuz tutuklanacak, hatta on yıllara varan hapis cezalarına çarptırılacak. Cezaevlerinin gayri insani koşullarında yaşamaya çalışan hasta tutuklu ve hükümlüler görmezden gelinecek. Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü gazeteci, aydın ve sendikacılara bu yıl da yenileri eklenecek.

Bu adli yılda da yüz binlerce işçi işinden olacak ve bunların büyük bir kısmı, giderek caydırıcı hale gelen yargılama giderleri ve uzayan yargılama süreleri nedeniyle haklarını aramaya dahi kalkışmadan işsizler kervanına katılacak. Ancak çok küçük bir kısmı adliyelere yansıyacak ama bu yıl da milyonlarca işçi sigortasız çalıştırılacak, binlerce işçi sakat kalacak, yüzlercesi ölecek. Haklarını arayan azınlığın davaları ise “duruşma defterinin yoğunluğu ve aradaki günlerin dolu oluşu nazara alınarak” hemen her seferinde bir sonraki adli yıla, Yargıtay’ın iş yükü nedeniyle de ondan sonraki adli yıla kalacak.

Düşünce ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar sürecek. Doğal yaşamın sermaye ve devlet eliyle tahribi hukuka rağmen devam edecek. Kentleri dönüştüreceği iddia olunan rant planları binlerce yeni mağdur aile yaratacak.

Kangrene dönüşen bu sorunların çözümüne dönük bir iradenin yokluğunda, mevcut ve yetersiz yasalar değişmeden kalacak; en azından bu yasaları olsun uygulamaya çalışan hukuk sisteminde de olumlu yönde bir gelişme olmayacak. Tersine, gerçek ve giderek artan gereksinimleri karşılayamadığı herkesçe malum olan adalet teşkilatı bir türlü güçlendirilemeyecek; hatta bütçe açısından bir yük olarak görülen kısmı, mümkünse küçültülmeye ve adım adım özelleştirilmeye çalışılacak. Hazırlıkları yapılan “arabuluculuk” sistemi, vatandaşlardan alınması düşünülen “yargı katkı payı” ve yargılama giderlerinin tümünün peşin alınması gibi uygulamalarla bir yandan vatandaşın hak arama özgürlüğü daraltılırken; “sözleşmeli personel” uygulamasının yaygınlaştırılması, performans kriterlerinin dayatılması ve getirilmesi düşünülen “döner sermaye uygulaması” yoluyla güvenceli çalışma tamamen ortadan kalkacak.

Bu adli yıla da yoksul yurttaşlar adalet arayışlarında yeterli desteği bulamayacak. Çünkü hak arama özgürlüğü ve adil yargılama açısından biricik çözümler olan adli yardım sistemi ve zorunlu müdafilik hizmetleri, Adalet Bakanlığı’nın, bunları bir yük olan gören zihniyeti sonucunda neredeyse kullanılmaz durumda. İşin daha da üzücü yanı, Türkiye Barolar Birliği’nin ve Baroların da, işlemez hale gelen zorunlu müdafilik sistemini öncelikli ve temel bir sorun olarak görmemesi ve göstermelik çabalar haricinde bu kıyıma açıkça göz yumması.

Biz Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi üyeleri olarak; tüm bu olumsuzluklara rağmen, demokratik, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, işçiden, yoksuldan, kadından, çevreden, barıştan yana bir adalet sistemi istiyor ve bunu gerçekleştirmek için çabalıyoruz. Bunun, ancak haklarını arayanların birlikte vereceği ortak mücadele ile mümkün olacağını da biliyoruz. Bu nedenle yeni adli yılın, ortak hayallerimizi gerçekleştirmek uğruna verdiğimiz örgütlü mücadelenin güçleneceği bir yıl olmasını diliyoruz. 

Tüm yargı emekçilerini ve onların örgütlü mücadelesini selamlarız.

 
İzmir Şube Stajyer Avukatlar Komisyonu Basın Açıklaması 09.09 Yazdır E-posta

BASINA VE KAMUOYUNA

Bizler staj döneminde yaşanan yasal ve fiili sıkıntılar üzerinden bir araya geldik. Kendi haklarını  savunamayan bir mesleğin üyelerinin savunma hakkını temsil edemeyeceklerini, savunma görevini yerine getiremeyeceklerini söyledik. Bu yüzden de savunmaya kendi haklarımızdan başladık.

Ve Adli Yıl açılış günü  olan bugün, sorunları ve taleplerimizi dile getirmek için buradayız.

Staj dönemi boyunca ekonomik güvenceden, sigortadan ve sağlık güvencesinden yoksun çalışmak zorunda bırakılmaya, meslek örgütümüz olan barolarda temsil edilmemeye, stajyerlere ekonomik güvence oluşturmak üzere yürürlüğe konan baro pulu bedellerinin stajyerler hariç her yerde harcanmasına, yüksek ruhsat ücretlerine karşı sesimizi duyurmaya çalışıyoruz.

Ancak staj dönemi sonrasında da bizleri bekleyen tablonun hiç de iç açıcı olmadığını biliyoruz. Staj döneminde yaşadığımız sorunları avukatlık mesleğinin sorunlarından ve yaşanan dönüşüm sürecinden bağımsız görmüyoruz. Avukatlık sınavı, uzlaştırma, zorunlu hukuki sorumluluk sigortası gibi uygulamalar devreye sokularak avukatlık mesleği yalnızca parası olanın yapabileceği bir alana dönüştürülmek istenmekte. CMK avukatlarının ücretleri aylar sonra ödenip vergileri peşin alınarak pek çoğu geçimlerini buna bağlamış olan CMK avukatları mağdur edilmekte, bu alan da sermayedarlara peşkeş çekilmek üzere servise hazır hale getirilmektedir.

Bugün hukuku bir piyasa, avukatları  işçi, stajyerleri sigortasız ucuz işgücü olarak gören bir anlayışla karşı karşıyayız. İşte dikkat çekmek istediğimiz tablo budur. Değişik illerden katılımla, İstanbul’da gerçekleştirilen “Stajyer ve Genç Avukatlar Mesleki Sorunlar Forumu”nun sonuç bildirgesinde belirttiğimiz üzere, uzun süreli bir mücadeleye giriş yapmak için “şenliklerle” açılışı yapılan Adli Yılın, bizim için kutlanacak bir yanı olmaması, aksine hayatın acı gerçekleriyle yüzleşmemize vesile olması nedeniyle bu basın açıklaması ile işe koyulmaya karar verdik. Çünkü, biliyoruz ki bir sene boyunca angaryaya tabi tutulup güvencesiz bir şekilde staj adı altında çalıştırılıyorken, bu süre içinde sağlık güvencemiz bile yokken, ailemize yüklenerek geçirdiğimiz bu dönemin sonunda avukatlık ruhsatı, baro aidatı vs. kalemlerle bizden uçuk miktarlarda para istenirken, kendi işimizi yapmayı aklımızdan geçiremeyip, ucuz da olsa çalışabileceğimiz bir hukuk bürosu arayacağımızın bilincindeyken kokteyllerle açılışı yapılacak adli yılın ancak mesleğin kodamanlarına bir şey ifade etmektedir. Bizim kutlama yapacak hâlimiz yok. Bizim için adli yıl, biraz önce bahsettiklerimizi, cmk sorunlarını, işçi avukatlığı, arabuluculuğu vs. kısaca geleceğimizin karanlığını ifade etmektedir.

Bugün buradan duyarlı herkese sesleniyoruz: Ekim ayı içerisinde meclise yönelik imza kampanyamızı sonlandırarak stajyer avukatların sorunlarının çözülmesi için gerekli yasa değişikliklerinin yapılması için meclise yürüyeceğiz.

Hukukun piyasalaştırılmasına, stajyer avukatların ve işçi avukatların sömürülmesine izin vermeyeceğiz. Tüm duyarlı kesimleri mücadelemize destek olmaya, sesimize ses katmaya çağırıyoruz.

 
İzmir Şube Basın Açıklaması 3.9.09 Yazdır E-posta

 
BASINA VE KAMUOYUNA

İzmir Barosu Başkanı Av.Özdemir Sökmen ve yönetim kurulu üyeleri 26 Ağustos tarihinde, talihsiz bir açıklama yaptı.

Yapılmış olan basın açıklamasında Kürt açılımı, demokratik açılım postuna bürünmüş bir dış mihrak oyunu olarak ortaya konuyor, demokratik talepler “terör örgütü”nün talepleri olarak değerlendiriliyor, Anayasa’nın Başlangıç ilkelerinin değiştirilemezliğine vurgu yapılarak hemen arkasından Genelkurmay’ın yapmış olduğu açıklama destekleniyor.

Bu açıklama maalesef ki hem İzmir Barosu, hem Türkiye’de yaşayan halklar ve hem de insanlık için talihsiz.

Talihsiz bir açıklama çünkü İzmir Barosu, anayasaları, devlet erkinin ölçüsüzlüğünü sınırlayan bir metin değil yurttaşların haklarını sınırlayan bir metin olarak görüyor.

Çünkü;  halka karşı işlenmiş bir suç olarak yargılanmayı halen bekleyen bir askeri darbenin generalleri tarafından yapılmış ve kabul ettirilmiş bir anayasanın “değiştirilemez” hükümlerini, insanlığın tarihi kadar ezeli ve onun kadar ebedi bir “kutsal” metin olarak önümüze koyuyor.

Ve bu açıklama gerçekten talihsiz, çünkü bir hukuk kurumu olan İzmir Barosu, militarizmi ve askeri vesayet sistemini destekliyor.

Oysa Avukatlık Kanunu’nun 76. maddesi şöyle diyor; barolar, mesleki işlevlerinin yanı sıra hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak amacıyla çalışmalar yürüten meslek kuruluşlarıdır.

İzmir Barosu’nun tarihi, yasada tanımlandığı gibi insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin savunulması bakımından pek çok başarıyla doludur. İzmir Barosu’nun, yasanın değil hukukun savunulması ve geliştirilmesi, kökeni ve farklılığı ne olursa olsun yurttaş haklarının savunulması için haklar ve özgürlükler konusunda aldığı onurlu tutumunu, idam cezasına karşı yürüttüğü kampanyaları, insan haklarına ilişkin ve işkenceye karşı çalışmalarını hala gururla anıyoruz.

Ancak İzmir Barosu’nun hâlihazırdaki başkan ve yönetim kurulu üyeleri, basın açıklamasında da ortaya koydukları bakış açısıyla İzmir Barosu’nu İzmir Barosu yapan değerler, anlayış ve perspektiften ne denli uzak olduklarını ortaya koymaktadır.

İzmir Barosu Başkan ve yönetim kurulu üyeleri bilmelidir ki gericiliğin bireyler ve kurumlar içinde yerleşmesi için batı ya da başka yönden bir desteğe hiç gerek yoktur. Verili düzenin ve statükonun korunması özlemi, gericiliğin temel tezahür biçimidir.

İzmir Barosu Başkan ve yönetim kurulu üyeleri yine bilmelidir ki bölücülük, halklar arasında farklılıklar olduğunu ortaya koymak ve haklarını talep etmek değil, halklar arasında ayrım gözetmek, ötekileştirmek ve dolayısıyla hiyerarşi geliştirmektir.

Ve yine bilinmelidir ki Yugoslavya ve Irak'taki gibi etnik çatışmalar ve kardeş kavgası tam da statükonun korunmasını talep eden, hiyerarşik olarak kendisini üstün gören kişiler ve gruplar nedeniyle yaşanmıştır, yaşanmaktadır.

Bu ülkede yaşanan, bir türlü sonlandırılamayan acı ve gözyaşları da pek çok yurttaş ve kurumun içine işlemiş bulunan, Ergenekon ve benzeri kontr-örgütlenmelerin bu doğrultuda yarattığı tahribatın açık ve üzücü sonucudur. 

Ancak her türlü acıya rağmen değişim kaçınılmazdır. İnsanlık tarihi otoriter, ırkçı, milliyetçi ve militarist rejimlere ve onların her türden yandaşlarına karşı insanlığın özgürlükler, sosyal adalet, eşitlik ve demokrasiden yana daha iyi bir geleceğe ulaşabilmesi için verilen mücadelelerle bezelidir.

Bizler İzmir Barosu’na üyesi avukatlar olarak gerici, ırkçı, kandan beslenen militarist politikaların, kurum ve kişilerin savunuculuğunu üstlenen bir baro yönetimine hayır diyoruz. Bu bağlamda tüm İzmirli hukukçuları, baromuzun, insan hakları ve hukukun üstünlüğü perspektifi ile demokrasi geleneğine sahip çıkmaya çağırıyoruz.    

 
 
İzmir Şube Basın Açıklaması 1 Eylül 09 Yazdır E-posta
BASINA VE KAMUOYUNA

Ülkemizde çeyrek asırdır devam eden savaşa ilişkin; aklıselimin, korkuların bir nebze de olsa üzerine çıktığı, kardeşlik duygularının bireysel güvenlik kaygılarından görece önde geldiği, barışın adının anıldığı bir sürece nihayet girdik.

25 yıldır süregelen savaş ortamının bir barış sürecine doğru dönüşmesine ilişkin yaratılan bu atmosfer elbette ki önemli ve tarihsel bir gelişmedir. Bununla birlikte hükümetin “Kürt açılımı” ya da  “demokratik açılım” adı altından başlattığı girişimlerinin neleri kapsadığına ilişkin hâlihazırda herhangi bir çerçeve çizilmiş, bir program sunulmuş değil. Bunun da ötesinde hükümet, kendi söylemi ile çelişen ve aslında açılımın son olarak aldığı adla, yani demokratik olma iddiası ile çelişen açıklamalar yapmakta herhangi bir sakınca görmüyor.

Hal böyle olunca, AKP’nin sunduğu açılım projesi, sorunun büyüklüğü ile orantısız, soyut söylemlerden ibaret ve içi boş bir proje olmanın ötesine geçemiyor.  Nitekim güvenlik güçleri halen yurttaşları öldürüyor, operasyonlar sürüyor, işkence, Kürtlere ve tüm muhalif kesimin örgütlenme özgürlüğüne yönelik saldırılar devam ediyor; ordu, Kürt/demokratik açılım da dâhil olmak üzere politik gündemi belirleme konusunda pervasızlığını korumaya devam ediyor… Bu gerçeklik değiştirilmediği sürece de niyet açıklamaları ne yazık ki birer söz olmaktan ileri gidemiyor.

Öte yandan, muhalefet cephesinde ırkçı ve söven bir anlayış hâkim durumda. Muhalefet partileri, Kürt/demokratik açılımı sadece “terör ve asayiş” meselesine indirgeyerek yurttaşların hak ve özgürlükleri sorununu yok sayan sözler söylemeye devam ediyor.

Yurttaş haklarının yaşama geçirilmesi yönünde işlevleri olması gereken ve aslında sorunun çözümü konusunda ciddi katkıları olabilecek pek çok sivil toplum örgütü ve meslek kuruluşu da ne yazık ki haklar ve özgürlüklerden yana değil ırkçılığı ve şovenizmi besleyen, faklılar arasında düşmanlıklar yaratan, statükoyu koruyan ve savaş çığırtkanlığı yapan söylemlerini devam ettirmekte herhangi bir sakınca görmüyor.

Geçtiğimiz hafta içinde İzmir Barosu Başkanı tarafından yapılan açıklama da böylesi yaklaşımların en üst düzeydeki tezahürlerinden biri. İzmir Barosu’nun yurttaşların ve ezilenlerin hakları ve özgürlükleri ile hukukun ve demokrasinin yılmaz savunuculuğundan, Genelkurmay’ın açıklamalarına verdiği destek ile militarizmi ve askeri vesayet sistemini destekler hale gelmesi çok acıdır ve elbette ki kabul edilmez.

Türkiye; farklı dil, kültür ve etnik kökene sahip halkların yaşadığı zengin bir coğrafya. Ancak Türkiye tarihi, bu halkların, maalesef ki yöneticiler ve egemenler tarafından çektirdiği acılarla dolu. Tarih, özellikle, Müslüman olmayan halklar ile Müslüman olsa da Alevi olanlara yönelik tedhişten, yer değiştirmeye, katliamdan, soykırıma uzanan pek çok olaya tanıklık etti. Ne yazık ki bunları engellemek mümkün olmadı. Bununla birlikte, 25 yıldan bu yana yaşanan savaş ve sonuçları ile Kürt halkının daha fazla acı yaşamasını engellemek için hala bir şansımız var.

“Demokratik açılımın” gerçekten bir demokrasi projesine dönüşebilmesi için yapılması gereken, hak ve özgürlüklerin derhal genişletilmesi ve güvence altına alınmasıdır. Bunun gerçekleşmesinin tek yolu da sivil ve demokratik kamuoyunun bu konudaki mücadelesinden geçmektedir.

Öte yandan silahların gölgesinde yapılacak hiçbir barış görüşmesi gerçek anlamda adaleti ve kardeşliği sağlamaya hizmet etmeyecektir. Bu nedenle operasyonlara derhal son verilmeli, daha fazla genç yurttaşın ölümünün önüne geçilmelidir.

Tüm sivil toplumu ve demokratik güçleri, geleceğimize sahip çıkmaya; Kürt sorununda demokratik, adil ve barışçıl bir çözüm için uğraş vermeye çağırıyoruz.
 
Ankara Şube basın açıklaması 28.8.09 Yazdır E-posta

  28/08/2009

BASINA VE KAMUOYUNA


27.08.2009 Günü Derneğimiz eski üyesi, Meslektaşımız Avukat Suat YAŞA, bürosunda mesleğini icra ederken, görevi nedeni ile silahlı saldırıya uğrayarak ağır yaralanmıştır. Saldırı sonrası bir böbreği alınan meslektaşımız halen yoğun bakımdadır.

Avukatlık mesleğinin kamu hizmeti olması nedeni ile müvekkillerinin haklarını koruyan her meslektaşımız gibi Avukat Suat YAŞA da müvekkili adına hareket ederek yasaların kendisine yüklediği sorumlulukları yerine getirirken saldırıya uğramıştır.

5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu 6/d : “yargı görevi yapan deyiminden; yüksek mahkemeler ve adli, idari ve askeri mahkemeler üye ve hâkimleri ile Cumhuriyet savcısı ve AVUKATLAR, anlaşılır “ demektedir. Aynı kanun 82/g : “Kasten öldürme suçunun, kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle işlenmesi” halini düzenleyerek meslektaşlara yapılan saldırılara verilecek kanuni cezalar gösterilmektedir.

Çağdaş Hukukçular Derneği Ankara şubesi olarak meslektaşımız Avukat Suat YAŞA ya yapılan menfur saldırıyı kınıyor, suçluların yukarda belirtilen kanun maddeleri gereğince cezalandırılması için olayın takipçisi olacağımızı bildiririz.

             Saygılarımızla.


 
Prof. Dr. Zafer Üskül'e Mektup 10.8.09 Yazdır E-posta

 Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı Av. Selçuk Kozağaçlı tarafından TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Prof. Dr.Zafer Üskül'e yazılan mektup aşağıdadır.


AKP Mersin Milletvekili TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı

Prof. Dr. Zafer ÜSKÜL’e açık mektup; 

10.08.2009 ANKARA 

Sayın ÜSKÜL,

Geçen gün Güler ZERE ile ilgili bir radyo programında sizin için “eski solcu kontenjanından AKP’li” demiştim. Telefonla bağlanan bir dinleyici “hiç solcu olmadı ki eski solcu olsun” dedi.

Önyargım değişmedi, ama merakım arttı. Şöyle bir baktım;

Siyasal Bilimler doktorası, YÖK’ten önce elde edilmiş akademik unvanlar, Sendika/Belediye/Bakan danışmanlıkları, İnsan Hakları Yüksek Danışma Kurulu üyeliği…

SHP’den Belediye Başkan Adaylığı, ama tutmamış.

CHP’den Milletvekili Adaylığı ama tutmamış.

1997’de “Anayasa Taslağı”, 2007’de TÜSİAD “Demokratikleşme Raporu” müellifi.

Bende ısrarını kaybetmemiş bir siyasetçi adayı izlenimi uyandırdınız.

Vazgeçmemiş ve nihayet AKP ile hem milletvekilliği, hem komisyon başkanlığı, hem “insan hakları” kariyeri yakalamışsınız.

Oralara işi düşmeyen bilmez, arka bloklardaki 12 metrekarelik “düz” milletvekili odası yerine, ana bloktaki geniş, yakışıklı komisyon başkanı odalarının imkân ve kıymetini. Kariyerden kastım o, ama emin olun değerini hiç küçümsemeden. 

İktidara “liberal” kontenjanından yamanmış “eski solcu” siyasetçilerde gördüğüm, solda biriktirebildiği ne varsa öğüre öğüre kusmadan minder sahibi olunamayacağı inancı, beni hep endişelendirmiştir. Boğazlarına attıkları parmak o kadar derine iner ki, solculukla beraber akıl, vicdan, ahlak ve korkarım ki insanlık da safra niyetine kusulur muhakkak. Sonrası “tertemiz” yeni siyasal umutlardır.

Güler ZERE açıklamanızı okuyunca sizin de bu durumda olduğunuzu düşünmüştüm.

Kendisini ziyarete gelmiş TAYAD’lılara basının yanında randevu vermediği halde, arkadan “benden randevu talep etmediler” diye gerçek dışı açıklama gönderen,

Hastane iç mimarı bilmişliğiyle, çocuklarının ölümünü engellemeye çalışan ailelere; bodrum/zemin farkı anlatan,

Ve herhalde housekeeper duyarlılığıyla, temiz çarşaf periyodu denetleyen bir uzman. Hem de geleceği önceden bilindiği için yeni temizlik yapıldığını görmesine rağmen.

Damağından tükürük bezlerine kadar kaybetmiş terminal durumdaki kanser hastasının yüzüne “maşallah iyi gördüm, sen yat burada, hapishaneden gelip gitmen zor olur” diyebilecek kadar engin bir amatör tıp bilgini.

Ama bir yandan da, yatakhane denetimine gittiği Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim dalının, Onkoloji ve Kulak Burun Boğaz uzmanlarıyla birlikte hazırladığı iki rapora göz atmaya tenezzül etmeyecek kadar gerçek bilgiye kayıtsız bir “bilimadamı”.

Gerçekten korkmuştum, karşımızdakinin, sığındığı gölgeciğin gerçek sahiplerinden daha sert olmayı kariyer planına dâhil etmiş bir “yanaşma” olmasından. Cumhurbaşkanının artık hazmedemeyip devlet denetleme kurumunu göndermesini, başbakan ve adalet bakanının telaşla tayine/tadilata başlamasını bile gözden kaçırıp, tamamen çürümüş Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Dairesi raporunu hala arkasına sığınılabilir bir bürokratik kalkan zanneden zavallı bir küçük memur.

Böyle zannettim sizi ve yanıldım. Sadece beni değil yeni partinizin seçici kurullarını yahut iradesini de yanıltmış olduğunuz için özür borcum yok.

 

Sayın ÜSKÜL,

 

Sizi AKP’ye kendilerinde olmayanı temsil etmeniz için çağırmışlardı. Bu emin olun “Sol” değil. Vicdanla da ilgisi yok. Ama vitrinle ilgili. İçeriden düzenleyenin farketmeyip de camekânın dışından bakanın göreceği kusurları birkaç rötuşla düzeltip mağazanın itibarını kurtarmak için oradaydınız. Onların görmeme alışkanlığında olduğunu “gösterip”, siyasal iktidarı gereksiz halk tepkisinden korumanız için. Kocamışlıktan ERBAKAN’ı, bunamışlıktan ŞAHİN’i, incitmeden kudurmuşluktan ÜZMEZ’i salıverme işi zaten onlarındı. Sizin göreviniz, eğer hepimizi yanıltmamış olsaydınız, eğer siyaset bilimi lisansınızın ve doktoranızın hakkından vazgeçmemiş olsaydınız, bunların yanına Güler’i de zorla katıp, “partimiz hiçbir çifte standarda izin vermemektedir” demelerini sağlamaktı.

Siz, haketmediği halde düzmece sağlık raporuyla salıverilenlerin ve onları salıverenlerin itibarını korumak için orada bulunuyordunuz. Birkaç da haketmiş olanın araya katılmasını sağlayarak, kesintisiz adaletsizliğin yarattığı toplumsal basınca, bir tencere düdüğü gibi, biraz hava bırakarak ayar vermeniz, düzeni korumanız için sizi aralarına almışlardı. 

Bu kadarını beceremediniz.

Bunun eski solculukla ilgisi yokmuş. Beni yanılttınız, hakkınızda gereksiz yere kötü düşünmüşüm.

Siz sadece beceriksizsiniz. Bunu ben görmezden gelebilirim, ama emin olun bu iş bittiğinde partiniz de fark etmiş olacak.

Güler’i cezaevinde öldürmenin partinize vereceği zararın; yeni kariyerinizi, komisyon başkanı odanızı, hele ki bir dönem daha milletvekilliğinizi kesinlikle riske attığını düşünüyorum. O partide sizin bugün yaptığınızı yapacak çok adam sırada bekliyor, sizden beklentilerini boşa çıkarıp, size duydukları ihtiyacı azalttınız.

 Bizim zaten sizden beklentimiz yoktu ve hepimize verdiğiniz zararı asla unutmayacağız.

 Güler’i orada öldürmenize izin vermeyeceğiz. Yapabileceğimiz bu kadar.

Ama, onu yanımıza aldıktan sonra pervasızlığınız yüzünden kaybetmek gibi bir talihsizliğe uğrarsak, sizin için gerçek olanı, zamanında “işinizi yapmayarak” hatta korkarım zaten ne iş görmek için orada bulunduğunuzu hiç anlamamış olarak, partinize verdiğiniz zararı hissedeceksiniz; çünkü hiç susmayacağız ve sizinkilere asla unutturmayacağız.

İstifa etmeniz yersiz olur, vakti gelince, bugün adına iş yaptıklarınız nezdinde siyaseten gözden çıkarılmanızı seyretmeyi tercih ederim. 

Onlara verdiğiniz zararın faturasını muhakkak keserler, zira siyasetten sizden iyi anladıkları ortada.

 Saygılarımla.


 
Genel Merkez Basın Açıklaması 05.8.09 Yazdır E-posta

TÜRKİYE’Yİ KİM YÖNETİYOR?

Bakanlar, Bakanlıklar Ne Yapıyorlar? Ne Yapmalılar?


Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu,  Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği ile ilgili verilen Yürütmeyi Durdurma Kararına karşı Başbakanlık ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından yapılan itirazı reddetmiştir. Madencilik faaliyetlerinin yürütülmesine ilişkin yasa ve yönetmeliklere ilişkin dava süreçlerinin yakın geçmişini kısaca özetleyecek olursak,

 

Anayasa Mahkemesi; madencilik adı altında hiçbir çevre koruma kaygısı taşımadan, ülkemizin yeraltı varlıklarının küresel sermayeye peşkeş çekilmesi, Bergama hareketi ile elde edilen pek çok toplumsal ve hukuksal kazanımın yok edilmesi amacıyla 5177 sayılı Yasa ile değiştirilen 3213 sayılı Maden Yasası'nın 7. maddesini Anayasaya aykırı bularak 15.01.2009 tarihinde iptal etmişti. Aynı Anayasa Mahkemesi kararında, iptal kararının bir yıl sonra yürürlüğe gireceği belirtilmiştir.

 

Anayasa Mahkemesi’nin aynı tarihli kararıyla da, Çevre Kanunu'nun 10.maddesinde 13.05.2006 tarihinde 5491 sayılı Yasayla yapılan değişiklikle getirilen "Petrol, jeotermal kaynaklar ve maden arama faaliyetleri, Çevresel Etki Değerlendirmesi kapsamı dışındadır" hükmü de iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi bu iptal kararının ise altı ay sonra yürürlüğe gireceğini belirlemiştir.

 

Danıştay Sekizinci Dairesi, 10.02.2009 tarihli kararı ile Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından sonra Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği'nin ve bu yönetmelikte yapılan değişikliklerin yasal dayanağını yitirdiğini ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslar arası sözleşmeleri gerekçe göstererek yönetmeliğin iptali istenen bütün maddeleri hakkında Yürütmeyi Durdurma kararı vermiştir.

 

Bunun üzerine Başbakanlık ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı söz konusu karara itiraz etmiş, ancak Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu, Danıştay’ın 6. ve 8. Daireleri Müşterek Kurulu’nun verdiği Yürütmeyi Durdurma Kararı’nın hukuka uygun olduğunu belirterek yapılan itirazları ret etmiştir. 09.07.2009 tarihli Ret kararında; 

"Kaldı ki, bir düzenleyici işlemin dayanağı y a s a kuralının, A n a y a s a  M a h k e m e s i n c e iptal edilmesi halinde, bu düzenleyici işlem bir idari davaya konu edilmemiş olsa bile, iptal kararından etkileneceği öğretide kabul edilmektedir. Bu durumda, Anayasa Mahkemesinin sözü edilen iptal kararlarının gerekçesi karşısında; esasları y a s a d a belirlenmeyen bir faaliyeti Yönetmelikle düzenleyen, ayrıca bu faaliyetin ÇED belgesi aranmadan sürdürülmesine olanak sağlayan dava konusu Yönetmeliğin hukuksal dayanaktan y o k s u n kaldığı açıktır" denilmektedir.

 

Bu gerekçeye göre Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği'ne karşı dava açılmamış olsa dahi, bu yönetmeliğe dayanılarak verilecek izin ve ruhsatlarının Anayasa Mahkemesi kararı karşısında hukuka aykırı olacağı belirtilmiştir.

 

Anayasa Mahkemesi ile Danıştay’ın Yürütmeyi Durdurma ve Ret kararlarına göre 3213 sayılı Kanun’un 7 nci maddesinin ilk fıkrasında sayılan; “Orman, muhafaza orman, ağaçlandırma alanları, kara avcılığı alanları, özel koruma bölgeleri, milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanı, tarım, mera, sit alanları, su havzaları, kıyı alanları ve sahil şeritleri, karasuları, turizm bölgeleri, alanları ve merkezleri ile kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgeleri, askeri yasak bölgeler ve imar alanları ile mücavir alanlar”da iptal edilen yasa ve yönetmelik maddelerine göre alınan izin ve ruhsatların yasal dayanağı ortadan kalkmıştır.

 

Anayasa Mahkemesi ve Danıştay Kararlarından sonra; Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliğine dayanılarak verilen madencilik izinlerinin tamamı geri alınmalıdır.

 

Son günlerde başta Koza Altın İşletmeleri A.Ş. olmak üzere, maden şirketleri ve sektör temsilcileri madenciliğin önündeki engellemeler olarak yargı kararlarını göstermeye çalışmaktadırlar. Söz konusu kesimlerin Anayasa Mahkemesi ve Danıştay Kararını kendi ifadeleri ile "bypass edecek" girişimler içine girmeleri, yüksek yargı kararları karşısında suç teşkil eden gayrimeşru çabalardır. Kamuoyu önünde dile getirilen bu girişimlere başta Başbakanlık, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ve hepsinden önemlisi Çevre ve Orman Bakanlığı'nın da ortak olduğu açıkça dile getirilmektedir. Manisa Turgutlu’daki Çaldağı Nikel madeni ile ilgili önceki ve şimdiki Çevre Bakanları’nın basın ve kamuoyu önünde verdikleri demeçler, en üst düzeydeki kamu kurumlarının ve bu kurumların başındaki başta bakanlar olmak üzere görevlilerin şirket çıkarlarını nasıl yasalardan ve kamu yararından üstün tuttuklarını belgelemiştir.

 

Soruyoruz!

Sayın Bakanlar ve Bakanlık yetkilileri, kamu hizmeti veren kuruluşlarda çevre ve insan sağlığına ve yararına mı yoksa şirketlerin kar hırsına mı hizmet etmektedir?

 

Devam eden davalar varken bu açıklamalar yargı organlarını etkileme çabası taşımıyor mu?

 

Ne hükümetin ne Başbakanlığın ne de ilgili bakanlıkların çerçevesi yasalarla belirlenmiş görevlerini Anayasa ve Yasalar aleyhine kullanmaya hatta bu makamları kamuoyu önünde töhmet altında bırakacak girişimlere girmeye hakları vardır. Anayasa'da açıkça suç olarak kabul edilen bu girişimlerin sonucunda kamuoyunda haklı olarak "Çevre ve Orman Bakanı Kimin Bakanı?" diye sorulmaya başlanmıştır.

 

Aşağıda imzası olan kurumlar olarak;

Başbakanlık ve ilgili adı geçen bakanlıkların maden şirketleri ile Anayasa ve Danıştay kararlarını yok saymaya dönük olarak yaptıkları bütün yazışmaları ve görüşmeleri kamuoyuna açıklamaya davet ediyoruz.

 

Maden şirketlerinin çıkarlarını korumak adına ülke ve toplum çıkarını gözetmeyen, yargı kararlarını yok sayan girişimlerden derhal vazgeçilmelidir. Yargı kararlarını kendi ifadeleri ile “bypass” etmeye dönük çıkarılacak her türlü, Kanun Hükmünde Kararname, Bakanlar Kurulu Kararı, yönetmelik, genelge, tebliğ ve her ne ad altında olursa olsun yapılacak düzenleyici işlemler Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu gerçeğini yok saymaya dönük bir girişim anlamına gelecektir.

 

Son olarak yasama organının belirlemesi ve yasayla düzenlenmesi gereken madencilik faaliyetlerinin, yönetmelikle belirlenmesinden vazgeçilmelidir. Maden Yasası ile ilgili bugün yaşanan sorunlar, yasa değişikliği yapılırken dile getirilen eleştirileri haklı çıkarmıştır. Nerelerde, hangi koşullarda madencilik yapılacağına Türkiye'nin taraf olduğu sözleşmeler ve yargı kararları dikkate alınarak küresel sermayenin değil, halkın çıkarlarını gözeten bir anlayışla ülkemizin doğal varlıkları ile tarihi ve kültürel zenginliklerini koruyacak yasal bir düzenleme acilen hayata geçirilmelidir. 05/08/2009

 

ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ

TMMOB ÇEVRE MÜHENDİSLERİ ODASI

TMMOB JEOLOJİ MÜHENDİSLERİ ODASI

TMMOB KİMYA MÜHENDİSLERİ ODASI

TMMOB METALURJİ MÜHENDİSLERİ ODASI

 

 
Genel Merkez Basın Açıklaması 30.6.09 Yazdır E-posta

BASINA VE KAMUOYU'NA
30.06.2009
ADANA

Kanser Hastası Kadın Siyasi Hükümlü Güler ZERE derhal salıverilmelidir.
22.06.2009 tarihli Uzman Kurul Raporu ve 5275 sayılı yasanın 16/2 maddesi son derece açıktır.
ZERE'nin derhal salıverilmemesi; "görevi suiistimal" ve "ihmali davranışla öldürmeye teşebbüs" suçudur.

F Tipi ve tadilatlı tecrit modeli, tutuklu ve hükümlülerin en başta bedeni ve ruhi yapılarında, yani sağlıklarında, onarılmaz yaralar açmaktadır. Bu cezaevi modelinin uygulandığı dönem içerisinde, yüzlerce tutuklu/hükümlü infaz sistemi kaynaklı ciddi ve kalıcı sağlık sorunlarına tutulmuştur. Bu tutuklu/hükümlüler aynı zamanda yeterli ve etkili tedavi sürecinden de yoksun bırakılmıştır.

Siyasal iktidarca sergilenen bu anlayış bugün GÜLER ZERE isimli 37 yaşındaki siyasi-kadın hükümlüyü ölüme terk etmiş durumdadır. Elbistan Kapalı Cezaevinde tutulmaktayken sağlık sorunları infaz idaresince açıkça bilinmesine karşın, hekim ve hastane olanaklarından yoksun bırakıldığı için kanser hastalığı geç teşhis edilmiştir.

Hastalığının geç teşhis edilmesindeki kayıtsızlık tedavi sürecinde de devam etmiştir. Tedavi ve bakım için Çukurova Üniversitesi Balcalı Araştırma Hastanesine sevk edilmesine rağmen, mahkûm koğuşunda yer ve sıra bulunmaması gerekçeleriyle tedavisine başlanmamıştır. İlgili C.savcılığı nezdinde yapılan başvurular sonunda tedavisine başlandığında ise sağlık tablosu açısından artık geri dönülemez bir noktaya gelindiği anlaşılmıştır.

Güler ZERE'nin avukatları tarafından ilgili infaz savcılığına, müvekkillerinin cezaevinde tutulması halinde yaşamını yitireceği, etkili ve yeterli tedavi koşullarının sağlanması için infazının ertelenmesi talebinde bulunulmuştur. Adana C.Başsavcılığı bu talep üzerine Çukurova Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalından rapor istemiştir. 22.06.2009 tarihinde hazırlanan raporda;

"Evre 4 malign oral kavite karsinomu nedeniyle ağır özürlü sayıldığı YAŞAMININ AĞIR RİSK ALTINDA OLDUĞU, şahsın bir başkasının bakım ve gözetimine muhtaç olduğu,

Radyoterapi de içerecek yoğun ve ağır bir tedavi gerekebileceğinden bu koşulların sağlanabileceği bir sağlık kuruluşunda tedavi ihtiyacı olduğu CEZAEVİ KOŞULLARINDA BU BAKIM VE TEDAVİNİN SAĞLIKLI OLARAK YERİNE GETİRİLMESİNİN MÜMKÜN OLMADIĞI,

Belirtilen nedenlerle İYİLEŞİNCEYE KADAR HAPİS CEZASI İNFAZININ ERTELENMESİNİN uygun olacağı…" belirtilmiştir.

Bu rapor aynı gün Adana C.Başsavcılığı'na gönderilmiş ancak GÜLER ZERE hala serbest bırakılmamıştır. Oysa 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun'un 16. maddesi uyarınca cezanın amacı dışında etki yaratabileceği anlaşılan hallerde infazın geri bırakılacağı düzenlenmiştir. Maddenin 2. fıkrası uyarınca tıbben tedavisine olanak bulunmayan veya tedavisi uzun sürebilecek bir takım hastalıklar halinde cezanın hastane mahkûm koğuşunda infazı, hükümlünün hayatı için kesin bir tehlike oluşturuyorsa cezanın infazı geri bırakılacaktır.

Çukurova Üniversitesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı tarafından hazırlanan rapor Güler ZERE açısından infazın ertelenmesi koşullarının bulunduğunu belirtmektedir.

Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Merkezi olarak infazda yetkili kişi kurumları yasa ve bilimsel raporlara uymaya davet ediyoruz. Aksi tutum hasta hükümlü ZERE'nin mutlak bir ölüme terk edilmesidir ve sorumluların sadece vicdanlarımızda değil yerel, ulusal ve uluslar arası adli ve idari merciler önünde hesap vermelerini sağlamak için elimizden geleni yapacağımızın bilinmesini isteriz.

Artık gecikmeye tahammül bulunmamaktadır.
Güler ZERE derhal salıverilmelidir.
Saygılarımızla.

Çağdaş Hukukçular Derneği
Genel Yönetim Kurulu adına
Selçuk KOZAĞAÇLI
Avukat Genel Başkan

 
İzmir Şube Basın Açıklaması 20.7.09 Yazdır E-posta

BASINA VE KAMUOYUNA


Bugün İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde ikinci Ergenekon Davası görülmeye başlıyor. Kışlanın kapısı ile Fırat’ın doğusunu kendisine sınır tayin eden “Ergenekon Soruşturmaları”nın ikincisinde de yargılama aşamasına geçiliyor. 
Emekli paşalar Hurşit Tolon ve Şener Eruygur’un da sanık olduğu davada 19’u tutuklu 56 sanık; darbe girişiminden silahlı terör örgütüne üye olmaya, kişisel verileri kaydetmekten Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüse kadar pek çok suç iddiasıyla yargılanacaklar.
Ergenekon, iki iddianamede de bahsedildiği gibi tamamen illegal ya da devlet dışı bir yapılanma değildir. Kuruluş kanunları, bütçeden ayrılan paylar ve cezadan muafiyet düzenlemeleriyle “legal” ve “devlet içi”dir. Ergenekon’un İttihat ve Terakki’den başlayan tarihi, Seferberlik Tetkik Kurulu’nun, Özel Harp Dairesi’nin ve Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın kuruluşuyla devam etmiştir. Kanlı bir savaş aygıtı olan bu yapılanma 6–7 Eylül Olayları; Maraş, Çorum ve Sivas Katliamları; Bahçelievler Katliamı; 1 Mayıs 1977; askeri darbeler; Gazi Mahallesi olayları; köy yakma ve boşaltmalar;  Hayata Dönüş Operasyonu; Susurluk; Şemdinli; Uğur Mumcu, Ape Musa, Hrant Dink suikastlerinlerinde olduğu gibi nice insanın katledilmesi olaylarının altına imzasını atmıştır.
Bu örgütlenmenin adı kontrgerilladır ve bu biçimde telaffuz edilmediği sürece gerçeklerden uzaklaşılmaktadır.
Bugün kendilerine çeşitli ayrıcalıklar tanınan Ergenekon sanıkları ve daha niceleri,  yasa(içi)dışı silahlı terör örgütleri kurmuşlar ve yönetmişlerdir. Bu ülkenin yurttaşlarının kişisel verilerini kaydederek fişlemişlerdir. Seçimle iş başına gelmiş hükümeti devirmeye yönelik eylem planları yapmışlardır. Üstelik de bütün bunları herkesin gözü önünde, pervasızca gerçekleştirmiş ve mevcut iktidarlar tarafından da onaylanmışlardır. Bu onay “şerefli askerler” ya da “iyi çocuklar” olarak halen verilmeye devam etmektedir.
Ülkeyi yıllarca cehenneme çeviren 12 Eylül’ün, Kenan Evren de dâhil olmak üzere mimarları; başarılı başarısız darbe organizatörleri; gelmiş geçmiş tüm Genelkurmay, MİT, JİTEM, Özel Harp Dairesi başkanları, ilgili dönemlerin bakan, başbakan ve bürokratları ve daha pek çokları halen ellerini kollarını sallayarak aramızda dolaşmaktadırlar.
Oysa yürütülen soruşturmaların kapsamı ve ilk davada görüldüğü gibi devam eden yargılamanın yetersiz içeriği, gerçeklerle hesaplaşma ve kontrgerillayı tasfiye etme amacından uzaktır. Ergenekon yargılamaları, kamuoyunda, kimi zaman magazin malzemesi kimi zaman da AKP-CHP çekişmesinin aracı haline gelmektedir. Bununla birlikte açıktır ki AKP, bu ülkede yaşanan katliamların, akan kanın ve gözyaşının hesabını sorma iradesi taşımamakta; CHP ise savaşla beslenmekte, darbe çığırtkanlığı ve savunuculuğu ile kendini var etmeye çalışmaktadır.   
AKP'nin, dolayısıyla liberalleşmiş politik İslam’ın güçlenmesi karşısında paniğe kapılan ve tehdit algısıyla oynanarak darbe koşulları oluşturulmaya çalışılan orta sınıf beyaz Türk yurttaşların, Genelkurmay'ın ve askeri vesayetin isteyicisi, savunucusu, yedeği durumuna düştükleri, bakan her göz için görülebilir mesafededir. Askeri dikta, kendisine böylece bir kitle desteği yaratmaktadır. Nitekim CHP’nin aldığı oyların, Ergenekon davalarında yargılanan sanıklar için yapılan sevgi gösterilerinin, mahkeme kapılarında çıkarılan nümayişin özü, bu şiddetli korkuya gelip dayanmakta, böylece de ulusalcılığın rengi, her geçen gün bir ton daha koyulaşmaktadır. Bu nedenle bir türlü terhis olamamış, ömrünü muvazzaf olarak sürdürmeye yeminli Deniz Baykal’ın, “asker olmayan kişilerin işledikleri askeri suçlarla ilgili olarak sivil mahkemelerce yargılanmasına ilişkin CMK düzenlemesi” üzerinden kopardığı gürültü bugün bizleri şaşırtmamaktadır. 
Öte yandan darbecileri yargılıyoruz, ülkenin demokratikleşmesi uğrunda çaba harcıyoruz, devlet içinde çeteleşmeyi çözeceğiz söylemiyle propaganda yapan fakat gerçek sanıkları asla yargı önüne çıkarmayan AKP iktidarı da bu korkuyu beslemekte, askeri diktanın güçlenmesine bu nedenle katkı sağlamaya devam etmektedir.
Birinci davanın başlangıcında da vurguladığımız üzere mevcut iktidar, kontrgerillayı tasfiye niyetinde değildir çünkü kendisine şiddetle ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle dokunulmazlara temas etmekten özenle kaçınmakta, meseleyi dar bir çerçevede tutmayı tercih etmektedir.
Birinci davanın görülmeye başlandığı 20 Ekim 2008 tarihinden ikinci davanın görülmeye başlandığı 20 Temmuz 2009 tarihine kadar ülkede yaşanan gelişmeler, AKP’nin ülkede demokratikleşmeden çok açık faşizm koşullarını yarattığını, totaliter bir yönetimi besleyip büyüttüğünü göstermektedir.
Bu süre zarfında bütün demokratikleşme söylemlerine inat, aralarında KESK yöneticilerinin, DTP üyelerinin ve hatta çocukların da bulunduğu “onlarca” kişi çeşitli gerekçelerle tutuklanarak ya da ceza alarak cezaevlerine konulmuş ve muhalif düşünce ve sesler bastırılmaya çalışılırken, kamuoyunun darbe hazırlıklarıyla tanıdığı dönemin kuvvet komutanları Özden Örnek, Aytaç Yalman ve İbrahim Fırtına 2. davanın sanıkları arasında dahi yer almamıştır. Üstelik de iddianamede “Yakamoz" ve “Eldiven" kod adlı darbe planları ismen yer almasına, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek'in günlüklerinin bahsinin geçmesine ve kuvvet komutanlarının darbe planları içinde yer aldığının belirtilmesine karşın…
Dün ayrıcalıklı olanlar bugün de kayırılmaktadır. “Onlarca” insanın hastalık veya yaşlılık nedeniyle cezaevlerinde ölümü beklemesine ve pek çok insanın da yaşamını yitirmesine karşın 3 kez ağırlaştırılmış müebbet ve 129- 219 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması istenen, hakkında kuvvetli şüphe ve tutuklama nedenleri bulunan Hurşit Tolon’un, GATA tarafından düzenlenen “sahte” sağlık kurulu raporlarıyla tahliye edilmesi, bu ayrıcalığın apaçık yansımalarından sadece biridir.
Mevcut siyasi iktidarın, Kürt meselesini çözme, yoksulluğu bitirme, demokratikleşmeyi gerçekleştirme iddiaları da boş birer söylem ve yanılsamadan öteye geçmemektedir.
Zira Anayasa’nın geçici 15. maddesi, Özel Kuvvetler Komutanlığı, Askeri bürokrasi ve güç pazarlıkları, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri -gerçek adıyla DGM’ler- halen yerli yerindedir.
Ergenekon dosyalarında, sanıkların ve suçların önemli bir bölümü yargılama dışı bırakılmaktadır.
Mağdurlardan bahsedilmemektedir.
Gazetecilerden, işkence konusunda sabıkalı emniyet müdürlerine, generallerden eski belediye başkanlarına kadar oldukça geniş bir sanık profili olan bu ikinci davanın, ilkiyle birleştirilmesi yönünde haklı olarak bir beklenti mevcuttur. Zira bu iki davada yargılananların aynı örgüte üye oldukları iddia olunmaktadır.
Soruşturmayı yürüten savcılara, davaya bakan hâkimlere ama en çok da bu örgütün yargılanan-yargılanmayan tüm üyelerine hatırlatmak isteriz ki işlenmiş suçların, faillerin ve mağdurların listesi, bu ülkenin halklarının belleğinde saklıdır.
Gerçekler; BOTAŞ kuyularıyla, mağaralarda bulunan kemiklerle, yakınlarını arayan kayıp analarıyla gözümüzün önündedir.
Her türlü eksikliğine ve iktidarı elinde bulunduranların niyetlerine karşın Ergenekon davası dosyalarında yer alan belgeler ve tanıklıklar, Türkiye yakın tarihinin karanlık sayfalarına ışık tutan kaynaklardır. Bu belgelerin ve tanıklıkların doğru bir biçimde değerlendirilebilmesi ise biz hukukçuların davaları takip etmesi ve kamuoyunu bilgilendirmesi ile mümkün olabilecektir.
Bu çerçevede, Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi olarak, birinci Ergenekon dosyasında olduğu gibi ikinci dosyada da yargılamanın takipçisi olacağımızı kamuoyuna duyururuz.

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 1 - 10 of 139