ANKARA 11. AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI’NA
MÜDAHALE
TALEBİNDE BULUNAN : Çağdaş Hukukçular Derneği
İlkiz Sokak 18/3 Sıhhiye/ANKARA
SANIK : Mehmet Kemal AĞAR
Ortada silahlı bir suç örgütü bulunduğu kesin hükümle sabittir.
Bu nedenle yargılamanın konusu, örgütün varlığının değil, çeşitli suçlarının ortaya çıkarılması ve sanık Mehmet Kemal AĞAR’ın bu örgüt ve fiilleriyle ilişkisinin araştırılmasıdır. Özel yetkili mahkemeniz, CMK 251 vd. maddeleri kapsamında, Danıştay 1. Dairesi’nin “özel yargılama usulü” niteliğindeki “lüzüm-u muhakeme” kararı ile bağlı olmaksızın, sanığın örgüt içinde işlediği her türlü suçu re’sen ve talep üzerine kovuşturmak yetkisine sahiptir.
T.C. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan 30.01.1997 tarih, 1997/221 Hz., 1997/1 Fz. numaralı fezleke sanığın suçunu dar anlamda tarif etmektedir.
“…Cürüm işlemek için silahlı teşekkül meydana getirmek. Gıyabi tutuklu sanığın gizlenmesine yardım. Görevi suiistimal…”
Müdahale talebimizin konusu adı geçen silahlı teşekkülün eylemlerinden gördüğümüz doğrudan ve dolaylı zarardır.
Fezleke çetenin ne zaman kurulduğunu açıklıkla ortaya koymamaktadır. Tespit edilebilen çete üyeleri sıralanmıştır ki; bu sıralama aynı mahkemenin kesin hükmünde ceza alan sanıkları da içermektedir.
Bu sıralamaya göre sanık Mehmet Kemal AĞAR’ın en azından İbrahim ŞAHİN, Mehmet Korkut EKEN, Ayhan ÇARKIN, Ercan ERSOY, Oğuz YORULMAZ, Enver ULU, Mustafa ALTINOK, Abdulgani KIZILKAYA, Ziya BANDIRMALIOĞLU, Ayhan AKÇA, Ali Fevzi BİR, Yaşar ÖZ, Haluk KIRCI ve Sami HOŞTAN ile birlikte silahlı teşekkül oluşturdukları görülebilmektedir.
MÜDAHALE TALEBİMİZİN MADDİ VE HUKUKSAL GEREKÇELERİ
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun kamu davasına katılma başlığını taşıyan 237. maddesinde, davaya katılmaya hakkı olanlar 'mağdur' ve 'suçtan zarar görenler' olarak belirtilmiştir. Madde metninde 'suçtan zarar gören' kavramı tanımlanmadığı gibi yasanın 'Tanımlar' başlıklı 2. maddesinde de herhangi bir tanım yapılmış değildir. Dolayısıyla mahkeme önüne gelen her somut olayda suçtan zarar göreni tespit etmeye mecburdur. Mahkeme bu değerlendirmeyi yaparken, Ceza muhakemesi hukukunda 'suçtan zarar gören' kavramının artık 'suçtan doğrudan doğruya zarar görenlerle' sınırlandırılmadığını çağdaş gelişmelerle suçtan, dolaylı olarak zarar görenlerin de zarar gören kapsamına dâhil edildiği gözönüne almalıdır.
Yine 1412 Sayılı mülga CMUK'un "Hukuki Amme Davasına İltihak" başlıklı 365. maddesinde kamu davasına katılmaya hakkı olanları, 'suçtan zarar gören' olarak nitelendirdiği halde yeni düzenlemenin 'mağdur' ve 'suçtan zarar gören' olmak üzere iki farklı kavrama yer vererek suçtan dolaylı zarar görenlerin de kamu davasına katılmalarının önünü açtığı, unutulmamalıdır. Bu nedenle bizce, mülga kanun döneminde Yargıtay tarafından oluşturulan müdahaleye hakkı olanları sadece suçtan doğrudan zarar görenler olarak kısıtlayan içtihatların geçerliliği bulunmamaktadır.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 29 Kasım 1985 tarihli ve 40/34 sayılı kararıyla kabul edilen “Suçtan ve Yetki İstismarından Mağdur olanlara Adalet Sağlanmasına dair Temel Prensipler Bildirisi” ceza kanunlarının eylem veya ihmal yoluyla ihlal edilmesi nedeniyle, bireysel veya toplu olarak, fiziksel veya ruhsal biçimde yaralanma da dahil olmak üzere manevi acılar çeken, ekonomik kayba uğrayan veya temel hakları esaslı bir biçimde zayıflayan ve bu suretle zarar gören kimseyi "mağdur" olarak tanımlamıştır. Görüleceği gibi Anayasa 90. madde anlamında kendisine üstünlük tanınan uluslararası düzenlemelerde suçtan zarar gören kavramı oldukça geniş tanımlanmaktadır.
Suçtan zarar görme kavramının yalnızca menfaat ilişkisine indirgenmemesi gerekmektedir. Temel Hak ve Hürriyetlerin açık ihlali dolayısıyla başta yaşam hakkı olmak üzere; Temel Hakların ihlalinin önlenmesi doğrultusunda çalışma yapan kurumlar, hatta fiil ve soruşturmanın yürütülüş şekli nedeniyle toplumdaki her birey suçtan zarar görendir ve faillerin yargılanmasında aktif ve etkin bir rol oynamayı istemeye hakkı vardır. Bugün ulusalüstü insan hakları belgeleriyle iç hukuklarını uyumlu hale getiren ülkelerde ayrımcılık, ırkçılık, Temel Hak ve Hürriyetlerin açık ve ağır bir şekilde ihlal edildiği durumlarda –ki bunların tamamı olayımızda mevcuttur- soruşturma ve dava konusuyla ilgili dernek, kuruluş ve diğer kişilerin de suçtan zarar gören kavramına dahil edildiği görülmektedir. (Fransa, Belçika vb. ülkeler)
Çağdaş Hukukçular Derneği'nin kuruluş amacı "hukukun, insanlığın binlerce yıllık tarihsel kazanımlar ışığında geliştirilmesi, insanın özgürleşmesi ve demokratiklik temeline dayalı, toplum bilinci ile güvence altına alınmış bir hukuk sisteminin kurulması, başta yaşam hakkı olmak üzere temel haklara ve insanlık onuruna yönelik her türlü saldırının önlenmesi için çalışma yapmaktır."
Derneğin mülki amirlikçe onaylanan tüzüğünde; Dil, din, ırk, cinsiyet, düşünce ve inanç farklılığına dayanan her türlü ayrımcı hukuk anlayışına, yasal düzenlemeye ve uygulamaya karşı çıkmak ile Temel hak ve özgürlükleri saldırıya uğrayanlara hukuksal yardımda bulunmak derneğin yapacağı işler arasında düzenlenmiştir.
Derneğimizin öncelikle bu geniş anlamıyla yargılama konusu suç örgütünün insanlık dışı ve temel hak ve özgürlükleri ağır bir biçimde ihlal eden fiilleri karşısında müdahale hak ve yetkisine sahip olduğu kabul edilmelidir.
Ancak talebimiz bununla sınırlı değildir.
MADDİ OLARAK SUÇTAN ZARAR GÖRME
Üyemiz ve meslektaşımız Avukat Faik CANDAN 2 Aralık 1994 günü bürosunun bulunduğu Ankara Sıhhiye’den kaçırılmış, 14 Aralık 1994 günü Ankara Balâ Ergin Yaylası civarında işkence görmüş ve katledilmiş olarak cesedi bulunmuştur.
Avukat CANDAN, Eylül 1989’da Siirt Eruh’da askerlik yaparken yaşadıklarını, 21 Ocak 1991 tarihli “İkibine Doğru” dergisinde anlatmış ve sadece bu cesur tanıklığı ile değil, Demokrasi Partisi Ankara İl Başkanı, muhalefetin avukatı ve derneğimiz üyesi sıfatıyla da dönemin siyasal ve toplumsal muhalefetinin öncü isimlerinden olmuştur.
Derneğimiz üyesi olmasından her zaman onur duyduğumuz meslektaşımızın mesleki ve siyasal faaliyeti nedeniyle katledilmesi, diğer yüzlerce faili meçhul cinayet, kaçırma, kaybetme yargısız infaz ve işkence eylemi gibi sanık ve yöneticisi olduğu suç örgütü tarafından gerçekleştirilmiştir. Sanık bu tarihlerde -1993 Temmuz ayından itibaren- Emniyet Genel Müdürlüğü görevini sürdürmekteydi ve fezleke içeriğinden anlaşılacağı üzere bu tarihlerde faal olan suç örgütünün de yöneticilerindendi.
Dernek tüzüğümüzün ve Dernekler Kanunu’nun bize yüklediği “Üyelerinin hak ve menfaatlerini korumak” görevi karşısında suçtan doğrudan zarar gördüğümüz de açıktır ve müdahilliğimiz bu nedenle de kabul edilmelidir.
I. SUÇ ÖRGÜTÜNÜN HANGİ TARİHTE KURULDUĞU BİLİNMEMEKTEDİR; ANCAK, MÜDAHALE TALEBİMİZİN KONUSU OLAN ÜYEMİZ AVUKAT FAİK CANDAN’IN KATLEDİLMESİ AÇIKÇA ÖRGÜTÜN FAALİYETTE OLDUĞU DÖNEME İLİŞKİNDİR;
Elimizdeki verilerden {1991 (İlgi/Çatlı), 1994 (Evrak/Öz), 1994 (EGM silah dökümü/Ağar)} suç örgütünün susurluk kazasının çok öncesine dayandığını görebiliyoruz. Müdahale talebimizin konusu katletme olayı sırasında en azından dosya sanığı Mehmet Kemal AĞAR ile müteferrik hükümlü sanıklar İbrahim ŞAHİN, Mehmet Korkut EKEN, Ayhan ÇARKIN ve Ayhan AKÇA’nın yakın çalışma ilişkisi içerisinde oldukları ve suç örgütü adına faaliyetlerde bulundukları ortadadır. Diğer sanıklarla ilişkileri ise fezlekeden de anlaşılabileceği gibi 1980’li yıllara kadar uzanmaktadır.
Dosya sanığı Mehmet Kemal AĞAR bu ilişkilerin hepsinin içinde ve başında bulunmaktadır.
Bu husus fezlekeye de yansımıştır;
“…Keza, bu kişilerin hepsi Mehmet Ağar ve İbrahim Şahin ile de tanışmakta ve onlarla da ilişkili bulunmaktadırlar…” (Fezleke sahife 30)
“…Tüm bu deliller ve belgeler birlikte nazara alındığında, haklarında fezleke düzenlenen kişilerle (ayrıca haklarında iddianame ile dava açılan ve yukarıda isimleri geçen) kişilerin tüm olaylarda isimlerinin birlikte yeraldıkları görülmektedir…” (Fezleke sahife 32)
“…Bu birlik ve beraberliğin tesadüflerden ibaret olmadığı, polis memurları sanıkların sadece koruma görevi yapmak maksadıyla tayin ve tahsis edilmedikleri, bunların özel kasıt altında bir araya toplandıkları ve bu suretle; devlet tarafından muhtelif suçlardan aranan kişiler, kumarhane işletmecileri, bir kısım yönetici ve siyasetçiler ile Özel Harekat Daire Başkanlığı'nda görevli bazı polis memurlarının cürüm işlemek için teşekkül oluşturdukları veya bu teşekküle katıldıkları sonuç ve kanaatine varılmıştır…” (Fezleke sahife 33)
Polis memuru (özel harekatçı) sanıkların nasıl Milletvekili Sedat Edip BUCAK’ın koruması olarak bir araya toplanmaları tesadüf değilse, sanıklar Mehmet Kemal AĞAR’ın İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden başlayarak ve devamında İbrahim ŞAHİN’le birlikte Türkiye çapında yürüttükleri yargısız infazların da değişmez isimleri olması tesadüf değildir.
“…Ömer Lütfü Topal'ın öldürülmesi olayının faillerinin Ayhan Çarkın, Ercan Ersoy, Oğuz Yorulmaz isimli Özel Harekat Dairesi polis memurları ile Sami Hostan ve Ali Fevzi Bir isimli kişiler olduklarını…” (Fezleke sahife 18)
Bu ekip; dava konusu örgütün ve yargılanmakta bulunan sanığın ekibidir.
II. ÜYEMİZ VE MESLEKTAŞIMIZ AVUKAT FAİK CANDAN’IN KATLEDİLMESİ EYLEMİ ÖRGÜTÜN TİPİK EYLEM BİÇİMİNE UYMAKTADIR;
Örgütün tipik eylem biçimi, üst düzey yönetici örgüt üyelerinin üstlendikleri kamu görevlerini; (İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı, Emniyet Genel Müdürü, Vali, Daire Başkanı, Emniyet Müdürü, Özel Tim Polisi, Koruma Polisi, milletvekili gibi…) adam öldürme, kaçırma/kaybetme gibi örgüt faaliyetleri sırasında veya hemen sonrasında devreye sokarak mensupları için idari ve adli cezasızlık yaratmayı sağlamalarıdır. Bu yolla ya kolluk operasyonu görünümünde cinayet işlenmekte yahut yaygın olarak “Faili Meçhul” adı verilen öldürme biçimleri hayata geçirilmektedir.
Bunun başarılabilmesi için eylem talimatını takiben, evrakta sahtecilik yapılmakta, delil karartılmakta, adli kolluk görevlilerine gözdağı verilmekte, hâkim ve savcılar baskı altında tutulmakta, içişleri ve adalet bakanlıklarının tayin terfi sistemleri kullanılmakta, resmi kolluk eylemi veya işlemi görüntüsüyle devlete ait silah ve mühimmat yasal veya yasadışı yollarla eylemde kullanılmaktadır.
O kadar pervasız bir suç örgütü ile karşı karşıyayız ki; üyelerinden birisine sahte silah ruhsatı vereceği zaman, ilgili kolluk araştırmasını yapan karakolun adresini bu üyesine adres gösterebilecek kadar rahat davranmaktadırlar;
“…hatta silah ruhsatı için ikametgah adresi olaraktan araştırma yapan Mecidiye Karakol binasının adresinin, Mehmet Özbay’ın (Abdullah ÇATLI) adresi olarak yazılıp, ikametgah ilmühaberi düzenlendiği…” (Fezleke sahife 12)
Örgüt üyeleri tam bir korunma ve cezasızlık bilinci içinde kendilerine verilen talimatlar doğrultusunda adam öldürmekte, kaçırıp kaybetmekte ve uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapmaktadır. İhtiyaçları bulunan bütün emirler, evraklar gerçek veya sahte olarak kendilerine temin edilmekte yahut gerektiğinde yargı incelemesine, yasama denetimine veya kamuoyu bilgisine resmi makamlarca sunulmaktadır.
Herhangi bir biçimde basına veya kamuoyuna sızan eylemin hesabının sorulması çabası; “terörle mücadele ediyoruz, ülkenin birliği bütünlüğü söz konusu, bunlar devletin gizli işleri” gibi resmi ve gayri resmi “bilgi çarpıtma” çalışmasıyla tepkisizleştirilmektedir.
Örgütün etkinliği o derecededir ki; tesadüfen adli bir işleme konu olduklarında örgütün üst düzey yöneticileri savcı, müdür, genel müdür tanımamaktadır;
“…Bu kişiler hakkında İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nce araştırma devam ettiği sırada olaya o dönemde İçişleri Bakanı olan Mehmet Ağar müdahale ederek, Emniyet Genel Müdürü'ne herhangi bir bilgi vermeden, Genel Müdür Yardımcısı Halil Tuğ aracılığı ile Özel Harekat Daire Başkanvekili İbrahim Şahin'i görevlendirerek gözaltındaki kişilerin Ankara Emniyet Genel Müdürlüğü'ne gönderilmesini istemişler ve bu istikamette İstanbul Emniyet Müdürü'ne emir ve talimat vererek bu kişileri Emniyet Genel Müdürlüğü'ne götürmüşler ve orada
yüzeysel bir araştırma yaparak serbest bırakmışlar ve görevli Cumhuriyet Başsavcılığı'na da bu olayı intikal ettirmemişlerdir…” (Fezleke sahife 19)
Yapılan katliam ve yargısız infazların “terörle mücadele” gibi sunulabilmesi şüphesiz sadece örgütün üst düzey yöneticilerinin değil; her düzeyden devlet erkânının ideolojik aidiyeti ile de yakından ilgilidir;
" Hürriyet Gazetesi'nin 13.03.2002 günlü sayısında sanıklar Doğan
Güreş, Necati Özgen, Hasan Kundakçı, Cumhur Evcil yaptıkları ortak
açıklama ile Korkut Eken'e destek verdikleri ve sanık Doğan GÜREŞ'in "
özellikle O'nun etkin bir şekilde görev aldığı 1993-1996 döneminde
(...) tüm çalışmaları ve faaliyetleri yakın takibimiz altında
geçmiştir. (...) Yüksek disiplin anlayışıyla aldığı emirleri eksiksiz
yerine getirmiştir."
Dediği ve Necati Özgen, Hasan Kundakçı, Cumhur Evcil'in, Korkut Eken'in eylemlerini destekledikleri haberi yer almıştır.
14.03.2002 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde ise diğer sanıklar, Teoman Koman, Atilla Kurtaran, Adnan Doğu, Kemal Çelik, Saffet Arıkan Bedük, Hayri Kozakçıoğlu ve Ünal Erkan yine Korkut Eken'in eylemlerini savunan açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu sanıkların Yargıtay Kararı'nda da sözü edilen eylemlerin yapıldığı dönemde yetkili ve sorumlu mevkide bulunmaları, Genelkurmay Başkanlığı, OHAL Valiliği, Jandarma Genel Komutanlığı, MİT Müsteşarlığı, Özel Harp Dairesi Başkanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü gibi görevlerde bulunmuş olmaları, Korkut Eken'in eylemlerinin bu kişilerin bilgisi ve talimatı ile yapıldığı konusunda açık bir delil oluşturmaktadır.
Dönemin Başbakanı olan Tansu Çiller'in ise ; aynı gazetede yer alan demecinde;
"Ben bu devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de
kutsaldır dedim... Ülkenin bölünmez bütünlüğü için uğraş verenleri
belirli bir ölçüde statüye sokacaksınız ama öbür tarafta başka
sorumluluğu olanları da geniş bir affa tabi tutacaksınız. Bu olmaz.
Adaletsizlik bu. Bu arkadaşlarımız ülkemizin bölünmez bütünlüğü için
kahramanlıklar yapmışlardır..."
demek suretiyle işlenilen suçlardan haberdar olduğu ve hatta Korkut Eken'in mahkum olmasının yanı sıra, Susurluk davası olarak bilinen davadan dolayı rahatsız olduğunu dile getirmiştir.
3. Sanık Mehmet Kemal AĞAR’ın suç örgütü içerisindeki pozisyonu o kadar etkili ve kalıcıdır ki; 2005 yılında Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde meydana gelen bombalı saldırının faillerinden Jandarma Astsubay Başçavuş Ali KAYA’nın; halk tarafından suçüstü yakalanma sırasında, kendisini sıkışmış hissederek cep telefonuyla olay yerinden aradığı ilk isim AĞAR’dır.
Devamında yapılan yargılamada “görev emriyle olay yerine gittiğini” iddia edecek olan bu askeri personel; kendisine bu görevi verenleri değil, kendisini bu suçüstü durumundan kurtarabileceğine inandığı sanık Mehmet Kemal AĞAR’ı aramaktadır.
Sanığın bu husus kendisine sorulduğunda verdiği cevap ise dikkat çekidir; “Beni aradıkları doğrudur, demek ki ortada o kadar da adam yok…” (Yeni Şafak 11.11.2005)
Aslında sanığın bizzat bu davaya ilişkin suçlamalar yönünden de tutumu “tevilli ikrar” dan ibarettir. TBMM Araştırma Komisyonu’na verdiği ifade sırasında kendisine suçlamalar sorulduğunda;
“…Benim şu aşamada söyleyeceklerim bunlar; konusu yargıya intikal etmiş, konularla ilgili tabiî herhangi bir şey söylemem, hiçbir yerde söylemem Komisyon: Susurluk Komisyonu mümkün değil… Bana tanınan kanunî yetkiler ve sınırlar içerisinde inisiyatifi son noktaya kadar zorlamak ve riziko da almak suretiyle, hizmet yaptığım kesin bir gerçektir... Türkiye önemli bir devlettir, Türkiye'nin her zaman bu tür faaliyetler, teröre karşı faaliyetler ve sair suçlara karşı olan faaliyetler, temadi edecektir…” (TBMM Komisyon İfadesi)
4. Müdahale talebimize esas olan katletme fiilinin ve yüzlerce benzer suçun sevk maddesi içerisinde bulunmaması mahkemeyi şekli bir karar almaya yöneltmemelidir. Fezleke’de açıkça değerlendirildiği gibi; ortaya çıkması veya çıkarılması gereken ne varsa bugün burada konuşulmalıdır.
“…Tahkikatın bu aşamasında bu suçlarla ilgili evrakların ve delillerin tefrik edilerek ilgili C.Başsavcılıklarına gönderilmesi halinde tüm olarak tahkikatın sürüncemede kalacağı, dağılacağı ve yok olacağı ve tüm delillerin birlikte değerlendirilmesi zorunluluğu nazara alındığında, evrakların tefrik edilmesinde fiili ve hukuki imkânsızlık olduğu görülmüş ve bu sebeplerle fezleke, yukarıda zikredilen suçları da kapsayacak, şekilde düzenlenmiştir…” (Fezleke sahife 33)
Sanığın ilk kez yargı önüne çıkarılabildiği düşünüldüğünde;
“…`Susurluk kazası' olarak Türkiye'nin gündeminde yer alan olayların, ülke genelinde tüm yönleri ile aydınlığa kavuşması ve olaylarda iştiraki olan başka kişilerin de varlığının belirlenmesi için…” (Fezleke sahife 33)
Kovuşturmanın kapsamlı bir biçimde genişletilerek, savcılığın gerekli ek iddianameleri hazırlamasının temini mahkemenin en temel görevi kabul edilmelidir.
III. SANIĞIN FİİLLERİ İLE ÜLKEMİZDE MEYDANA GELEN YARGISIZ İNFAZ VE KAYBETME VE KATLİAMLAR İLE İLİŞKİ KURMAMAK, ÖRGÜTLÜ SUÇUN ÖRT-BAS EDİLMESİNDEN ÖTE ANLAM TAŞIMAYACAKTIR.
Tefrik edilen dosyanın kısa kararında bu husus açıkça değerlendirilmiştir;
“…Kamusal ya da özel hiçbir tasarruf, faaliyet ya da eylem Yargı Denetim ve Gözetiminden uzak tutulmamalıdır. Ünvanı, görevi, sıfatı, siyasi yada sosyal konumu ne olursa olsun suç işleyen herkes derhal ve en kısa zamanda yargı önüne çıkartılıp hesap vermesi sağlanmalıdır.
Bir takım idari, siyasi veya yasal düzenleme ve manevralarla yargı denetiminin önüne geçilmesi, toplumumuzdaki herkesi üzmekte, korkutmakta, adaleti ve adalet duygusunu zedelemektedir. Suç işleyenin cezasını çekmediği bir toplumda sosyal ve siyasi istikrar sağlanamaz. Huzur ve refah tesis edilip sürdürülemez.
Suç işleyip de, bazı siyasi, sosyal, idari ve yasal koruma kalkanlarının arkasına sığınanlar ile bu koruma kalkanlarını muhafaza edenler yada kaldırmayanlar unutmamalıdır ki ; Adalet bir gün onlara da lazım olacaktır…” (Kısa Karar sahife 2 )
Sanığın ve mensubu olduğu suç örgütünün fiilleri bir bütün halinde değerlendirilmek zorundadır. Zira bu fiiller sanıkların kimlikleri, kişilikleri, üstlendikleri görevler, devlet imkânları bir arada düşünülerek kavranabilir.
A) Sanık ve dâhil olduğu suç mekanizması silah ihtiyacını doğrudan doğruya T.C. Devleti’nin ithal ettiği Emniyet Genel Müdürlüğü envanterinden sağlamaktadır;
“…Ancak bu silah ve mermilerin Emniyet Genel Müdürlüğü'nde bulunması gerekip de bulunamadığı 1994 tarihi itibariyle Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, Özel Harekat Başkan Vekili'nin de İbrahim Şahin olduğu görülmüştür…” (Fezleke sahife 17)
“…c) 22 calibre çapında A 92571 nolu Baretta marka tabanca hakkında yapılan araştırmada, bu tabancanın Ocak 1994 tarihinde yapılan bir anlaşma ile İsrail şirketi tarafından Türk Polis Teşkilatı'na satıldığı, dosyada bulunan son kullanıcı belgesi, faturalar ve teslim belgelerine göre 10 ayrı kalem malzeme ile birlikte gönderildiği ve kullanıcısı olan Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekat Daire Başkanlığı'na orijinal ambalajlı olarak teslim edildiği, kurulan muayene ve kabul komisyonuncu muayene ve kabulü yapılarak ayniyatının kesildiği ve 15.11.1994 tarihinde kuvve kayıtlarına alındığı tesbit edilmiştir. Ancak kuvve kayıtlarının tekrar tetkikinde son kullanıcı belgesinin ikinci sırasında yer alan 22 calibre Baretta marka tabancanın kuvve kayıtlarında yer almadığı ve tabancanın da, bulunması gereken Özel Harekat Dairesi'nde bulunamadığı, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün 19.12.1996 tarih ve 1996/4016 sayılı cevabi yazısı ve ekindeki belgelerden anlaşılmıştır…” (Fezleke sahife 8)
Buradan temin edemediklerini de silahlı kuvvetler envanterinden temin edebildiğine ilişkin önemli kanıtlar bulunmaktadır.
Zaten bu silahların çoğu nitelikleri gereği ülkeye sokulmaları yasak silahlardandır ve ancak ordu yahut emniyet genel müdürlüğü tarafından resmen ithal edilerek kuvve kayıtları altında tasarruf edilebilmektedirler.
“…ayrıca otomobil bagajındaki çantalar içerisinde bulunan 100 adet 5.56 mm. çapındaki mermilerin de Türkiye'de sadece Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından ithal edildiği ve Özel Harekat Dairesi'nde bulunduğu tespit edilmiştir…” (Fezleke sahife 17)
B) Sanık Mehmet Kemal AĞAR tarafından şahsi imza ve mühür ile dağıtılan resmi belgeler sayesinde her çeşit silahı taşımalarına izin verilen örgüt üyeleri; en ağır ve öldürücü suikast silahlarını tercih etmektedirler;
“…Abdullah Çatlı'nın Mehmet Özbay sahte kimliği yazılarak düzenlenen ve yukarıda ayrıntısı yazılan Mehmet Ağar imzalı silah taşıma izin belgesi, mahiyeti itibariyle silah tışama ruhsatından farklı bir belgedir. Bu belge kişiye silah ruhsatı verilmesini sağlayacak müstenidat evraklardan değildir. Bu belge, onu taşıyan kişiye her yerde, istediği nitelikte ve miktarda silah taşımasına imkan veren ve herhangi bir şekilde yakalandığında, polis tarafından tutuklanmasını veya hakkında yasal işlem yapılmasını engelleyen özel bir izin belgesidir. Bu belgenin, düzenlendiği tarihte Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar tarafından tanzim edildiği ve sahte kimlikli kişi Emniyet Genel Müdürlüğü'nde uzman gösterilerek onun yukarıda zikredilen imtiyazlarla donatıldığı hususunda deliller bulunduğu anlaşılmıştır…” (Fezleke sahife 13)
“Ucu oyuk çekirdekli mermiler”, “susturucular” vb. gibi özelliklerinden anlıyoruz ki bunlar savunmaya, korunmaya, kolluk faaliyetlerine, kolluğun silah kullanmadaki sınırlarına uygun silahlar değildir. Katliam ve Suikast silahlarından söz edilmektedir.
“…Yukarıda ve ekspertiz raporlarında nitelikleri ayrıntılı olarak izah edilen bu silahlar ve mermilerin özellikleri itibarıyla saldırı silahları oldukları, savunma ve koruma amaçlı olmadıkları tespit edilmiştir. Özellikle, bu silahlardan 22 calibreli ve susturuculu Baretta marka tabanca gizlice ve sessizce birilerini öldürme ihtiyacına cevap veren tesirli suikast silahıdır. Keza ucu oyuk çekirdekli mermiler ile (silahlarının otomobilden kaçırıldığı kanaati bulunan) 5.56 mm. çapındaki 100 adet mermi ile 7.62x54 mm. çapındaki biksi tabir edilen mermiler de nazara alındığında bunların da saldırı veya suikast amacı ile bulunduruldukları anlaşılmaktadır…” (Fezleke sahife 17)
“…Mehmet Ağar'ın Emniyet Genel Müdürü olduğu dönemlerde ve onun bilgisi ve talimatı doğrultusunda düzenlenerek, bu belgelerle, devlet tarafından aranan ve birçok yasadışı eyleme katılmış oldukları saptanan kişilerin kolaylıkla silah taşımaları ve kolaylıkla yurtdışına çıkış ve dönüşleri sağlanarak çeşitli imtiyazlarla donatılmış oldukları anlaşılmıştır…” (Fezleke sahife 30)
C) Sadece silah taşıma konusunda değil; dünyanın dörtbir yanında hareket edebilme, kendilerini bekleyen gıyapta mahkeme kararlarından, savcılık celplerinden kaçma, kolluk kontrollerinden sorunsuz geçme, kısaca katletme ve serbest kalma özgürlüğü ile donatılmalarını sağlayan belgelerin tamamında sanığın imzası bulunmaktadır;
“…Üzerinde Yaşar Öz'ün fotoğrafı yapışık ve hüviyeti yazılı silah taşıma izin belgesi (belge hamili Yaşar Öz, genel müdürlüğümüzde teknik danışmanlık hizmeti yürüttüğünden bahisle, ülkemizde bulunduğu süre içerisinde silah taşımaya izinlidir. Yardımcı olunmasını rica ederim. Mehmet Ağar, Vali Emniyet Genel Müdürü-imza-mühür, yazıları bulunmaktadır…” (Fezleke sahife 25)
“…Bu hususta yukarıdaki fiil ve hareketler ile birlikte değerlendirildiğinde, bu kişiler adına hususi pasaport düzenlenmesinde de, o tarihte Emniyet Genel Müdürü olan Mehmet Ağar'ın bilgi ve talimatı bulunduğu sonucu doğmaktadır…” (Fezleke sahife 26)
“…Silah taşımasına yardımcı olunması hususundaki özel belgeler ve diğer ilişkilerde nazara alındığında bu silah ve belgelerin, belirtilen tarihlerde Emniyet Genel Müdürü olan Mehmet Ağar ve Özel Harekat Daire başkan vekili olan İbrahim Şahin'in talimatları ve bilgileri dahilinde adı geçen kişilere verildiği kanaati oluşmuştur…” (Fezleke sahife 30)
III. SANIKLARIN GÜCÜ KARŞISINDA ÇARESİZ KALAN BAZI KAMU GÖREVLİLERİNİN HİYERARŞİK DÜZENLEMELERİ GÖZARDI EDEREK DOĞRUDAN BAŞVURULARDA BULUNDUKLARI GÖRÜLMEKTEDİR
Sanıkların idari ve adli mekanizma üzerindeki etkisinin kavranabilmesi için, sanık AĞAR’ın “adamlarını” kurtarmak üzere yürüttüğü ve kolluk kayıtları ile görevli beyanlarına geçmiş “operasyon” dikkatle değerlendirilmelidir;
“…o tarihte Emniyet Genel Müdürü olan Mehmet Ağar; Mestan Şener'i telefonla arayarak, Yaşar Öz isimli kişide yakalanan silahlar ve belgelerin bir kurye ile Ankara Emniyet genel müdürlüğüne getirilerek kendisine teslim edilmesi ve Yaşar Öz'ünde serbest bırakılması hususunda emir ve talimat vermiştir. Mestan Şener'in bu olayı ve talimatları, olay tarihinde İstanbul İl Emniyet Müdürü olan Necdet Menzir'e intikal ettirmesi üzerine, Necdet Menzir de silahlar üzerinde inceleme yapıldıktan sonra Emniyet Genel Müdürü'nün emirleri doğrultusunda işlem yapılması hususunda talimat vermiştir. Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'ın bu emir ve talimatı gereğince, Yaşar Öz İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nden serbest bırakılmış, ikametgahında ele geçirilen silahlar ile belge asılları bir zarfa konularak Levent Sevinç isimli komiser yardımcısı (aramayı yapan, silah ve belgeleri bulan ekip amiri) kurye olarak görevlendirilmiş ve Emniyet Genel Müdürlüğü'ne hitaben yazılan 31 Ocak 1994 tarih ve 194-49/94 sayılı yazı ile silah ve belgeler Ankara Emniyet Genel Müdürlüğü'ne gönderilmiştir. Kurye olarak görevlendirilen komiser yardımcısı Levent Sevinç'in ifadesinde belirttiği üzere, bu silahlar ve belgeleri kendisi Emniyet Genel Müdürlüğü'ne götürmüş ve Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'a bizzat teslim etmiştir. Bu teslimden sonra Emniyet Genel Müdürü özel kaleminden teselllüm belgesi istenmiş ``Biz teslim alındığını faksla İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne bildireceğiz'' denilerek tesellüm belgesi verilmemiştir…” (Fezleke sahife 26)
Çaresiz kalan dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Cumhurbaşkanı’na gitmiştir;
“…Bu durum bizzat İstanbul Emniyet Müdürü tarafından Sayın Cumhurbaşkanı'na ve Sayın Başbakan'a şifahi olarak arzedilmiştir. (Kemal Yazıcıoğlu'nun ifadeleri.)…”
(Fezleke sahife 19)
Bu hususu müdahale talebimize konu olan yargısız infaz ve kayıp eylemleri ile karşılaştırmak gerekir. Resmi bir “kolluk yakalaması” görünümü verilmiş olan ancak silahlı silahsız hiç kimsenin sağ yakalanamadığı bu yargısız infazları fiilen gerçekleştiren özel harekât polislerinin, bizzat emir ve komuta makamında bulunan dosya sanıkları tarafından ne şekilde kurtarıldıkları ve aklandıkları tespit edilmezse, suç örgütünün ve suç listesinin çapı hiçbir zaman açığa çıkarılamayacaktır.
IV. DOSYA SANIĞININ ÖRGÜT ÜYELERİNİ BİR ARAYA TOPLAMA, SEVK VE İDARE İMKÂNLARI ÇEŞİTLİ DÖNEMLERDE KULLANDIĞI KAMU GÜCÜNE DAYANMAKTADIR.
“…Sedat Edip Bucak'ın korunması için il koruma kurulu sadece bir polis memuru görevlendirilmesini uygun görmüş ve bu karar, İçişleri Bakanlığı Merkez Koruma Kurulu'nca da yeterli görülerek onaylandığı halde, 06.08.1996 günü Sedat Edip Bucak'a dördü İstanbul'da ikisi İzmir'de görev yapan altı polis memurunun (A. Çarkın, O. Yorulmaz, E. Ersoy, M. Altınok, E. Ulu, Ö. Kaplan) tahsis edilerek tayinlerinin yapılması, bu kişilerin derhal koruma görevlerine başlamayıp üç aylık bir dönem içinde ayrı ayrı göreve başlamalarının korumada aciliyet olmadığını ortaya koyması, S. E. Bucak'ın yazılı talebinin bir gün sonrası olan 07.08.1996 günü yapılması, bu korumalardan üçünün O. Lütfü Topal'ın öldürülmesi ile ilgili olarak gözaltına alınan kişiler olması ve birinin de (Ö. Kaplan) bu kişiler lehine tanıklık yapan kişi olması, ayrıca bu memurlardan Oğuz Yorulmaz'ın Özel Harekat Daire Başkan Vekili İbrahim Şahin'in İstanbul Asayiş Şube Müdür Yardımcısı olduğu dönemde koruması olması daha sonra Hüseyin Kocadağ'ın koruması olarak bilahare yine Ankara'da İbrahim Şahin'in koruması olması, daha sonra da S. E. Bucak'ın koruması olması ve bu dönemlerde gerek Oğuz Yorulmaz'ın gerekse diğer polis memurlarının Ö. Lütfü Topal'ın ortakları olan A. Fevzi Bir ile Sami Hoştan'ın, S. E. Bucak ile İbrahim Şahin'in yanına gidip gelirken tanıdıklarını açıkça beyan etmeleri bir bütün olarak nazara alındığında, bu koruma memurlarının özel olarak temin edilerek S. Edip Bucak'ın yanında toplandıklarını göstermektedir…” (Fezleke sahife 21)
V. SANIK BURADA, SUÇ ÖRGÜTÜ NEREDE?
Sanığın kendisi açısından, 1980’li yıllardan bu yana bir suç örgütünün üyesi ve yöneticisi olduğu tartışmasızdır.
Ancak bu suç örgütü hafife alınmamalıdır; Ne sanık tarafından kurulmuştur ne de o emekli olduğu için ortadan kalkacaktır. Bu örgütün tarihinde “…1955 6-7 Eylül olayları / darbeler, darbe teşebbüsleri / Kürt halkına karşı kirli savaş yöntemleri ve suikastlar / Kürt-Türk, alevi-sünni, dinci-laik vb. etnik ve dinsel farklılıkları kışkırtıp birbirlerini kırmaları için yazılan senaryolar, uygulanan provokasyonlar ve muhalif hareketlere yönelik saldırılar / 1977 1 Mayıs katliamı / Maraş (1978), Çorum (1980), Sivas (1993), Gazi katliamları (1995) / Danıştay saldırısı / Mersin'de bayrak provokasyonu / Linç girişimleri / Laik-Kemalist aydınlara, gazeteci ve sendikacılara yönelik provokatif cinayetler / Avrupa ve Kafkaslar'da gerçekleştirilen cinayetler ve bütün kanlı sürecin hükümetler, ordu, polis, JİTEM, MİT, Özel Harp Dairesi, valiler, mahkemeler, cezaevleri, itirafçılar, ordu kışlalarında eğitilen Hizbullahçılar, korucular, mafya çeteleri eliyle nasıl icra edildiğinin, yeri geldiğinde kendi uşaklarını bile tereddüt etmeden harcayabilen, hükümetler kurup hükümetler deviren bir rejimin tarihsel kodları "saklı"dır…”
1980 yılından bu yana sadece “kaybedilmiş” vatandaşlarımızın listesi göz önünde bulundurulduğunda dehşetin büyüklüğü bir kere daha hatırlanacaktır.
Burada Devlet içerisinde “yuvalanmış” bir çeteden değil, yasama, yürütme ve yargı gibi yerleşik ve zaman zaman hepsini çalışamaz hale getiren, yani devletin “yan ürünü” olan bir faaliyetler bütününden söz edilmektedir.
Hükümetlerin, anayasaların, parlamentoların birbirine devrettiği iktidarla, kendisine ekletmek, kendisini onaylatmak, aklatmak ve yeniden üretmek dışında hiçbir ilişkisi olmayan bu iktidar türü, bizzat Devletin kendisidir.
Ergenekon davası ile kamuoyu gündemine bir kere daha getirilmiş olan bu Devlet faaliyetinin; sadece egemen güç odakları arasındaki uzlaşmaların izin verdiği ölçüde, gözden çıkarılmış, emekli, milletvekili seçilememiş faillerinin şahsında yargılanarak yahut yakın siyasi tarihimizi “KOMPLO TEORİLERİ” halinde kavrayarak durdurulamayacağı açıktır.
Kontrgerilla/Özel Harp/Özel Harekât davası; dünün veya hatırlanmayan geçmişin değil bugünün ve yarının sorunu olarak önümüzdedir. Saldırılar bitmemiştir, yakın gelecekte olumlu gelişmeler için herhangi bir beklenti de bulunmamaktadır. .
İnsan Hakları Derneği'nin 2007 Yılı Türkiye İnsan Hakları Raporu’na göre:
2003 yılından itibaren insan hakları ihlallerinde belirgin artış yaşanmaktadır.
2007 yılında 66 kişi "yargısız infaz/işkence sonucu/köy korucuları tarafından/kuşkulu olarak ve gözaltında" hayatını kaybetmiştir.
Resmi hata ve ihmal sonucu 48 kişinin öldüğü, 799 kişinin yaralandığı açıklanmıştır.
678 kişi işkence ve kötü muamele iddiası ile başvuruda bulunmuştur.
Toplam 105 olayda siyasi partiler, sendikalar ve dernekler saldırıya uğramıştır. Bunlardan 36'sı polis baskınları olarak gerçekleşmiştir.
Siyasi parti, sendika ve dernek yöneticisi ve üyesi olan 36 kişi saldırıya uğrayarak yaralanmıştır.
138 soruşturma dosyasında sadece düşüncelerini ifade ettikleri için 558 kişi suçlanmıştır.
Ve tüm bunların üstüne polisin ve askerin istekleri doğrultusunda temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına yönelik yeni baskı yasaları hazırlanmaktadır.
Susurluk kazasının gözler önüne serdiği faaliyeti doğuran ve yeniden üreterek koruyup aklayan “siyasal/hukuksal” kültür iş başından hiç ayrılmamıştır.
SONUÇ VE İSTEM :
Müdahale talebimizin kabulü; bir başlangıç olarak sanık Mehmet Kemal AĞAR’ın şahsında, ülke tarihinin en uzun ve en kapsamlı “terör etkinliğinin”; yani halka karşı kontr-gerilla/Özel Harp/Özel Harekât saldırısının hesap vermeye çağrılmasının yolunu açmalıdır.
Tüm bu nedenlerle suçtan zarar gören derneğimizin davaya katılmasına karar verilmesini dileriz.
Saygılarımızla. 09.02.2009 |