ÜyeFormu

Hoşgeldin Ziyaretçi.






Parolamı unuttum
Üye değil misiniz? Üye Olun
Aktivasyon mailiniz gelmedimi? tekrar isteyin?

Site İçi Arama

Ana Sayfa arrow Haberler arrow Basın Bültenleri
Basın Bültenleri
Avukatlar Günü Basın Açıklaması 09 Yazdır E-posta
Değerli Meslektaşlarımız,     
 
Egemen güçlerin mesajlarını yargı üzerinden verdiği, yargı organlarının ekonomik, siyasal güç ve çıkar ilişkilerinde araç olarak kullanıldığı, sermayenin sınırsız dolaşımının ve kapitalist birikimin önünde engel olarak görülen alanlarda (MAI, MIGA anlaşmaları, tahkim sözleşmeleri, arabuluculuk yasaları vb. ile) kurumsal yargının devre dışı bırakıldığı, yargının da özelleştirildiği, avukatlığın giderek tekelleşen sermaye çevrim alanı olarak yeniden yapılandırıldığı bir süreçte Avukatlar Günü’nü kutluyoruz! 5 Nisan sadece avukatların günü değildir, aynı zamanda demokrasinin temel ilkelerinden olan savunma ve adil yargılanma hakkı için mücadele günüdür.
 
Demokrasi ve özgürlük mücadelesinin vazgeçilmez ilkelerinden olan bağımsız yargı, adil yargılanma ve savunma hakkı, baskıcı ve gerici yasalarla ve yasa dışı fiili uygulama ve saldırılarla kısıtlanırken, diğer yandan avukatlık mesleği neo-liberal sürecin ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılmaktadır.
 
Savunma ve adil yargılanma hakkını konu edinen avukatlık mesleğinin hizmeti bir sermaye çevrim alanına dönüştürülürken, her biri birer ekonomik ve siyasal güç odağı olmaya aday avukatlık tekelleri gelişmektedir. Avukatlar sermaye sahipleri ve ücretliler olarak iki sınıfa ayrılmakta, ücretli avukatların oranı ve kitlesi hızla artmaktadır. Bağımsız avukatlığın tasfiyesi ve tekelleşme ile birlikte Baroların yapısı değişime zorlanmakta, Türkiye Barolar Birliği ve Ankara Barosu yönetimleri avukatlıkta neo-liberal dönüşümün Türkiye’deki öncülüğünü yapmaktadırlar. Geçtiğimiz yıl Türkiye Barolar Birliği tarafından hazırlanan, her maddesi ile avukatlığı sermayeleştirmeye, sermayenin hizmetine sunmaya ve ücretli avukatları Barolardan tasfiye etmeye yönelik Avukatlık Yasa Tasarısı Önerisi çarpıcı bir örnek olmuştur. Avukatlıkta neo-liberal dönüşüm demek, avukatlar açısından sermayenin ihtiyaçlarına göre ve hiyerarşik yapılanma ile bağımlı savunma; halk için savunma hakkının kullanılmasının kısıtlanması ve hak aramanın pahalılaşması demektir. Bu iki avukatlık örgütü yönetimlerinin Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Yasa Tasarısını onaylayan tutumları bu dönüştürme sürecinin bir parçasıdır.
 
Avukatlık mesleğinin kamu hizmeti niteliği gün geçtikçe aşındırılmaktadır. Temelinde “savunma hakkı” ve “hak arama özgürlüğü” olan avukatlık, toplumsal sorunlar ve etik değerlerden daha çok parasal çıkarlar ve piyasa kuralları öne çıkarılarak yeniden yapılandırılmaktadır. Bu süreç ücretli emek kullanmayı, bağımsız avukatların tasfiyesini beraberinde getirmekte, avukatlık maliyeti yüksek bir mesleğe dönüştürülmektedir.
 
Ücretli avukatlık, avukatlığın serbest icrasının gerektirdiği güvencelerin bağımlı çalışan avukatlara tanınmadığı kuralsız bir uygulamaya dönüşmüştür. Meslek örgütleri olan Barolar, avukatlar arasında kast yaratılmasını engelleyecek önlemlerle ücretli avukatların avukatlık mesleğine yakışır ve serbest çalışmasının koşullarını sağlamalıdırlar. Mesleki bağımsızlık, ücret, çalışma saatleri, çalışma koşulları ve tatil (dinlenme) hakkı konularında güvence sağlanmasına dönük adımlar atmak daha fazla geciktirilmemesi gereken bir görev olarak Baroların önünde durmaktadır.
 
Savunma hakkının kullanılması bakımından temel önemi bulunan zorunlu müdafilik uygulaması CMK gönüllüsü avukatların ve Baroların fedakar çabaları ve mücadeleleri sonucunda yerleşik bir sisteme kavuşmuştur. Oysa, son yıllarda Baroların CMK sisteminin uygulanmasındaki etkinliğinin kısıtlanması, Adalet Bakanlığının tasarruf alanının genişletilerek elde edilen kazanımlardan geri gidilmesi sonucunu doğuracak bir dizi değişiklik yapılmıştır. Zorunlu müdafililik sınırı daraltılmış, böylece savunman yardımından yararlanılması kısıtlanmıştır. CMK görevini zor koşullarda yapan avukatlar, gerek ücretleri ödenmeyerek gerekse görevlerini yaptıkları sırada hakim ve savcı denetimine tabi kılınmak istenerek zorunlu müdafilik zayıflatılmaktadır. Barolar, zorunlu müdafilik uygulamasının geliştirilmesi, bu alanda Baroların etkinliğinin artırılması, zorunlu müdafilik görevi yapan avukatların ücretlerinin avukata yakışır seviyeye getirilmesi ve zamanında ödenmesi için etkili girişimlerde bulunmalı ve zorunlu müdafilik görevi yapan avukatları yaşadıkları sıkıntılarda mahkeme, savcılık ve kolluk uygulamalarında yalnız bırakmayarak bu sorunlarda doğrudan müdahil olmalıdırlar.
 
Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Tasarısı kalite, reform, işlerlik söylemleri altında serbest piyasa işleyişinin hakim kılınması ve yargının özelleştirilmesi anlamına gelmektedir. Tasarı, adalete erişmekte güçlük yaşayan yoksulların sistemden dışlanmasını hızlandıracaktır. Tasarı ile toplumsal denetim sermayenin eline ve insafına bırakılmakta; hak, adalet arayışlarının yerini “sulh olmak” almaktadır.
 
Avukatın emeği ve avukatlık mesleği üzerinden sermayeye yeni bir pazar alanı açılması için avukatlıkta özel sigortacılığın zorunlu kılınmasına yönelik adımlar atılmaktadır. Şimdilik ihtiyari sigortalar özendirilmekle birlikte, zorunlu sigorta uygulamaya girdiğinde mesleğini özveri ile yapan çok sayıda avukat ödemekte zorlanacağı koşullar ve sigorta primleri ile karşı karşıya kalacaktır.
 
Türkiye’de yargı hiçbir zaman bağımsız olmamıştır. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yargının organik bağımlılığının önde gelen araçlarından biridir. Bu sistem, Türkiye’yi tayin dönemlerinde ve özlük işlerinde Adalet Bakanlığının kapısını aşındıran yargıçlar ülkesi haline getirmiştir. Yargı bağımsızlığının sağlanması için öncelikle HSYK’nın yapısı değiştirilmelidir. Adalet Bakanlığı’nın Kuruldaki “başkanlık” yetkisi ve “özlük” ve “disiplin” konularındaki yetkileri kaldırılmalıdır. HSYK’nın yapısında ve işleyişinde köklü değişiklikler yapılmadıkça siyasi iktidarların yargı üzerindeki etkisi ve baskısı, yargıda kadrolaşmaları artarak devam edecektir.
 
“Özgürlükler hukuku”nun hukuk uygulayıcıları tarafından dahi yeterince özümsenemediği ülkemizde, temelinde “bağımsızlık” ve “serbestçe temsil” olan bir mesleğin uygulayıcısı olan avukatların pek çok saldırı ve engelleme ile karşılaşmasına şaşırmamalı mıyız? Engin Çeber’in işkence sonucu ölümü sebebiyle açılan davada reddi hakim istemi konusunda verilen ara kararında müdahil avukatların “bir kısım mihraklar” olarak tanımlanması yargının savunma hakkına ve mesleğine bakışını ve tahammülsüzlüğü yansıtmaktadır. Bağımsızlıkta diretenler, yargının özelleştirilmesine karşı çıkanlar yıkıcı rekabet ve kriz koşullarında ayakta durmaya çalışırlarken, bir yandan da polisin ve iktidarın hem kendilerine hem de savunmanlığını yaptıkları kişilere yönelik hukuk dışı davranışları ile karşılaşmaktadırlar. Saldırılar sonucu hayatını kaybeden, yaralanan ve değişik şekillerde görevini yapması engellenen çok sayıda meslektaşımız vardır. Son olarak Avukat Özlem Gümüştaş, müvekkiline yönelik linç girişimi karşısında idari birimlerin önlem almaktan uzak durması sebebiyle Bursa Kestel İlçe Adliyesi'nde yaklaşık 10 saat boyunca mahsur kalmıştır.
 
Değerli Meslektaşlarımız,
 
Süreç, avukatları taraf olmaya zorluyor.  Ya adil yargılanma ve savunma hakkı, mesleğin bağımsız, etik kuralları için mücadele edeceğiz ya da sermayenin çarkları arasında onu her gün yeniden üreten dişlileri olacağız. ÇHD demokrasi ve özgürlük mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olarak gördüğü adil yargılanma, savunma hakkı ve bağımsızlığı için mücadele ediyor, edecek.
 
Tüm meslektaşlarımızın,
Savunma hakkı için,
Mesleğin bağımsızlığı ve etik kuralları için,
Adil yargılanma hakkı için,
Yargı bağımsızlığı için,
Demokratik ve özgür bir toplum için
Birlik, dayanışma ve mücadele gününü kutluyoruz.
 
İstanbul Şube Basın Açıklaması 15.3.09 Yazdır E-posta
       
21. YILINDA HALEPÇE KATLİAMINI LANETLİYORUZ.
KÜRT HALKI ÜZERİNDEKİ BASKILARA SON VERİLSİN!


16 Mart 1988 tarihinde İnsanlık, tarihin en büyük vahşetlerden birini yaşadı. Saddam yönetimi tarafından Halepçe’ye düzenlenen ve kimyasal silahların kullanıldığı saldırıda çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu 5000’in üzerinde insan hayatını kaybetti, 7000’den fazla insan yaralandı. Kullanılan kimyasallar nedeniyle bu katliamın etkileri yıllarca sürdü. Kürt halkı uzun yıllar;  sakat doğum, açlık, salgın ve bulaşıcı hastalıklarla boğuşmak zorunda kaldı.
Halepçe Katliamı, 1998 yılında Saddam yönetiminin Kürt halkına karşı gerçekleştirdiği katliamlardan sadece biriydi. Saddam yönetiminin 1988 yılı boyunca yürüttüğü Enfal adı verilen Kürt halkına karşı topyekun imhayı amaçlayan operasyon kapsamında 18o bin insan öldürüldü,2000’in üzerinde yerleşim yeri harap edildi ve binlerce insan yurtlarından sürüldü.
Bu katliam sırasında Saddam güçlerine hem siyasi hem de askeri olarak en büyük destek ABD ve Avrupa emperyalistleri tarafından verilmiştir. Irak’ın işgali sonrasında Enfal harekâtı ile ilgili yapılan yargılamada ortaya çıkan belgelere göre bu operasyonunun destekçilerinden ve ortaklarından bir diğeri ise Türkiye’dir. Saddam yönetimi ile Türkiye arasında bu harekatta işbirliği yapılması amacıyla imzalanan protokol ve antlaşmalar, Türkiye’nin bu katliam sırasında Kürtlere yardım ettiğine ilişkin resmi söylemin gerçeği yansıtmadığını açığa çıkarmıştır.
Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında çok çeşitli çelişkiler olsa da, Kürtler'i ezme ve sindirme konusunda genellikle ittifak içinde olmuşlardır. Bu ittifak çerçevesinde Kürt ulusal güçlerine karşı, içeride amansız bir asimilasyon ve baskı politikasını hayata geçirmiş diğer yandan onları iki veya üç taraftan birden sıkıştırmaya dayanan siyasi, askeri operasyonlar gerçekleştirmişlerdir. Saddam yönetimi tarafından yapılan katliamlar sırasında da bu ittifakın devam ettiği anlaşılmaktadır.

Halepçe Katliamı, Kürt Halkına karşı sürdürülen inkar ve imha politikasının sonucudur. Bu politikanın emperyalistler ve Kürt halkının yaşadığı yerlerdeki egemenler tarafından sürdürülmesi nedeniyle Kürt halkı benzer saldırı ve katliamlara sürekli maruz kalmıştır. Bugün bu saldırılar devam etmektedir. Halepçe Katliamının 21. yılında, Katliamı lanetlerken, Kürt Halkı üzerindeki tüm baskı ve saldırılara son verilmesi çağrısında bulunuyoruz.
 
İzmir Şube Basın Açıklaması 15 Mart 2009 Yazdır E-posta

BASINA VE KAMUOYUNA

İzmir 1 No.lu F Tipi Cezaevi’nde tutulan Misbah Aktaş; “işkence, kötü muamele ve hak ihlallerine son verilmesi”, “45/1 nolu genelge uyarınca tanınmış 10 saatlik sohbet hakkının kullandırılması”, “cezaevi içinde yerleşim yerinin önceki haline çevrilmesi”, “ziyaretçilerine yönelik keyfi ve rahatsız edici uygulamalara son verilmesi, ziyaret günlerinin değiştirilmesi” talebiyle 12.03.2009 günü yeniden süresiz açlık grevine başladığını Derneğimize bildirmiştir.
Daha önceki süreçte 09 Eylül- 28 Ekim 2008 tarihleri arasında açlık grevi yapan Misbah Aktaş, sağlığı ile ilgili kritik bir noktaya gelmiş, cezaevi yetkililerinin “uygulanan izolasyona son verileceği, durumunun iyileştirileceği” konusundaki kabulleri ile 50. gününde açlık grevine son vermiştir.
Bugün gelinen süreçte Misbah Aktaş, yetkililerin verdiği sözlerin yerine getirilmesi bir yana cezaevinde yaşadığı işkence, kötü muamele ve hak ihlallerinin arttığını dile getirmektedir. Derneğimize yaptığı başvuruda;
1.    Kendisine uygulanan disiplin yaptırımlarının bir işkenceye dönüştüğünden, taraflı ve hukuka aykırı gerekçeler üzerine kurulan disiplin cezalarının kendisi için katlanılamaz boyutta olduğundan yakınmaktadır. Başvurucu;
−    Son 3 ay içinde altı kez hücre hapsi, onlarca telefon ve iletişimin araçlarından men cezası, ortak etkinliklerden men cezası ve 45 gün ziyaretçi kabulünden men cezası aldığını,
−    Almış olduğu beş hücre cezası karşılığı kesintisiz 55 gün hücrede tutulduğunu
−    Şuan 1 aylık ortak etkinliklerden men cezasını çekmekte olduğunu, bunun bitmesiyle 10 günlük hücre hapsi cezasının infazının başlayacağını belirtmektedir.
2.    Hak arama ve yargısal yollara başvurmanın kendisi için çözüm olacağına inancının kalmadığını, her yaptığı başvurunun aleyhinde sonuçlar doğurması nedeniyle durumunun daha da ağırlaştırdığını ifade eden Misbah Aktaş;
−    Cezaevinde yaşadığı hak ihlalleri, kötü muamele ve işkence karşısında şikâyetlerde bulunduğunu, tüm şikâyetlerinin “kişinin kurum görevlilerini şikâyet etmeyi alışkanlık haline getirdiği” gibi gerekçelerle ve incelenmeksizin reddedildiğini,
−    Her şikâyeti sonucunda kendisine yeni bir disiplin cezası verildiğini,
−    Tüm bu disiplin cezalarına her defasında itiraz ettiğini, itirazlarının aynı gün içinde İnfaz Hâkimliği tarafından reddedildiğini, 50 defa bu şekilde disiplin cezalarına itirazlarının reddedilerek onandığını,
−    Kurum görevlilerinin ziyaretçilerine hakarette bulunduğunu, ziyaretçilerini rahatsız ettiklerini,
−    Yaşadıklarıyla ilgili olarak Adalet Bakanlığı, TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanlığı, Başbakanlık İnsan Hakları Kurulu Başkanlığı, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, İzmir İl Jandarma Komutanlığı, Alay Komutanlığı olmak üzere birçok kuruma başvuru yaptığını, fakat tüm başvurularının olumsuz yanıtlandığını,
Yaşanan süreç sonunda, tam bir izolasyona tabi tutulduğunu, cezaevinin kendisi için “EZAEVİ” haline dönüştüğünü belirtmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Ali Gülmez-Türkiye kararında;
−    Disiplin cezalarına itirazların inceleme yeri olan infaz hâkimliğini, yargılama usulü bakımından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi ile güvence altına alınan adil yargılanma hakkının kullanılamadığı mahkemeler olarak kabul etmiştir.
−    İnfaz hâkimliklerinin yargılama usulünde aleniyet şartının olmadığına ve mahpuslara yeteri kadar savunma imkânının tanınmadığını belirtmiştir.
Ayrıca AİHM;
−    Mahpusların özgürlüğünden mahrum edilmelerinin dışında; haberleşmelerine, özel ve aile hayatlarına saygı gösterilmesinin zorunluluğu belirtilmiş,
−    Yasada sayılmış bir disiplin cezası nedeniyle bile olsa mahpusların aileleri ile görüşmesinin ve haberleşmesinin uzun sürelerle engellenemeyeceğini karara bağlamıştır.
Bu değerlendirmenin sonucunda AİHM, Sözleşme’nin, kişinin özel yaşamına saygıyı düzenleyen 8. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
Misbah Aktaş’ın yukarıda belirtilen yakınmaları, AİHM kararının başvurucusu Ali Gülmez’in yaşadıkları ile paralellikler taşımaktadır. Aktaş’ın, hücre cezaları ile ziyaretçi kabulü ve iletişim yasaklarının tamamı bu kapsamda özel yaşama saygı gösterilmesi hakkını ihlal etmektedir. Ayrıca, kendisine uygulanan muamele ve cezalar bir bütün olarak işkence yasağının da ihlalidir. 
Çağdaş Hukukçular Derneği olarak Misbah Aktaş’ın kurumumuza ilettiği hukuka aykırı uygulamaların takipçisi olacağımızı bildiriyor ve başta denetleme görevi bulunan tüm yetkilileri Misbah Aktaş’ın dile getirdiği sorunları bir an önce çözmeye davet ediyoruz.
 
Genel Merkez Basın Açıklaması 21.02.09 Yazdır E-posta

BASINA VE KAMUOYUNA

Samanyolu TV'ye Yanıt

Derneğimizin İstanbul şube üyesi Av. Ali Rıza DİZDAR' ın Ergenekon davası sanığı Levent ERSÖZ' ün avukatlığını yapması Samanyolu TV tarafından derneğimize yönelik seviyesiz bir saldırı malzemesi olarak kullanıldı.
Seviyesizlik saldırının "…dernek üyesi avukatlar genellikle DHKP/C ve PKK gibi terör örgütüne mensup sanıkların davalarını takip etmekle tanınıyor" cümlesinde odaklanıyor. Yanıtı da öncelikle buradan hak ediyor.
Devletin geleneksel kontrgerilla/gladio politika ve pratiğini kendi çıkarları doğrultusunda kullanan ve yeniden yapılandıran, zaman zaman çıkar çatışmaları içine giren gerici iktidar odaklarının medya ayaklarından biri olan Samanyolu TV şunu iyi bilmelidir:
Çağdaş Hukukçular Derneği, 34 yıllık tarihi içinde dini siyasal ve ekonomik güç ve çıkar ilişkileri için kullanan gerici iktidar odaklarının da içinde yer aldığı egemen sınıf ve iktidarların faşizan baskı, işkence, cinayet ve katliamlarına karşı mücadele eden hukukçuların birlikteliğidir. Sizi esas rahatsız edenin bu olduğunu biliyoruz.
"…terör örgütüne mensup sanıkların davalarını takip etmekle tanınıyor" dediğiniz Derneğimiz tam da bu suçlamalarla yargılananların davalarını takip eden avukatların emek ve çabaları sayesinde başta cezaevleri ve polis nezarethaneleri olmak üzere işlenen siyasal cinayet ve işkenceleri, her biri birer canlı insan mezarlığı olan hücre tipi cezaevlerini teşhir etme ve kamuoyuna duyurma olanağı bulmuştur. Türkiye'de hukukun, insan haklarının ve adil yargılanma ilkesinin en çok ihlal edildiği alanlar bu tür siyasal soruşturma ve yargılamalar ile bu dava sanıklarının kapatıldıkları cezaevleridir. Bu davaları ve cezaevlerini takip eden üyelerimiz var ve var olmaya devam edecektir.
Sizi biraz daha rahatsız edelim!

Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi hukukçular;
Din eksenli Sivas katliamında öldürülenlerin ve yaralananların,
Şemdinli'de asker ve itirafçıların suçüstü yakalandıkları provokatif bombalama ve cinayet davasındaki mağdurların,
Devlet güçlerinin desteğiyle katledilen Hrant DİNK'in
Polis ve asker tarafından işkenceden geçirilen, faili "malum" şekilde öldürülen insanların,
Polisin öldürerek "dur"durduğu insanların yakınlarının,
Sermayenin azami kar hırsı uğruna katlettiği doğal çevrenin korunması için mücadele eden insanlığın ve doğanın,
Ezilen, şiddet gören kadınların,
Toplumun ezilen, hakları ve özgürlükleri kısıtlanan, sesleri bastırılan kesimlerinin avukatlığını yapıyor ve yapmaya devam edecektir.
Çağdaş Hukukçular Derneği'nin adını kendi politikalarınıza, dikkat çekme, reyting, tiraj ihtiyacınıza alet etmek haddiniz değildir. Bilgilendirmeye değil, dezenformasyona, etiketleyerek bilgi kirliliği yaratmaya dayalı yayın politikaları da Derneğimizin 34 yıllık geçmişi içinde mücadele alanlarından biri olmuştur ve olmaya devam edecektir. 21.02.2009

 

 
İstanbul Şube Basın Açıklaması 20.02.09 Yazdır E-posta

  BASINA VE KAMUOYUNA
 
 
           Bazı basın yayın organlarının, derneğimiz üyesi bir avukatın Ergenekon dava dosyasında müdafilik yapmasından bahisle, Ergenekon örgütünün varlığını ispat etmeye yönelik yayınlar yapması karşısında bir uyarı ve hatırlatma yapmak boynumuzun borcu olmuştur.
 
            İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında, emperyalizmin halkların ulusal ve sınıfsal mücadelerini yok edecek arayışlara girmesi ile bizzat tekellerin önerisi doğrultusunda "kontrgerilla" örgütlenmeleri yaratılmıştır. Kontra savaş, yerel koşullara ayak uydurabilecek esnek ve hareketli silahlı birliklerin oluşmasının yanında, bilim, sanat, yazılı ve görsel basının kullanılacağı çok yönlü bir saldırı olarak örgütlenmiştir. Bugün Zaman Gazetesi ve Samanyolu Televizyonunun derneğimizin adını kontracı katiller ile birlikte anması da bu olgudan bağımsız düşündüğümüz bir şey değildir.
 
            Çağdaş Hukukçular Derneği, kurulduğu 1974 yılından bu yana her zaman ve her koşulda emekçilerin, ezilenlerin, sömürülerin, yoksulların yanında, halkın haklı mücadelesinin içinde olmuş bir dernektir. Deniz Gezmiş'in, Hasan Hüseyin'in avukatlarının kuruculuğunu gerçekleştirdiği derneğimizin 2000'in üzerinde üyesi, İzmir'den Van'a; Ankara'dan Hatay'a kadar birçok ilde şubesi bulunmaktadır. Genel Kurul Kararı ile yerli yabancı hiçbir kuruluştan maddi destek almamakta öz gücü ile varlığını korumaktadır. Devrimcilerin savunmanlığı ve toplumsal dava avukatlığı geleneğini kesintisiz sürdüren ÇHD' liler bugün tam da bu yüzden saldırıların hedefi olmaktadır.
Yazının Devamını oku...
 
İzmir Şube Basın Açıklaması 16.2.09 Yazdır E-posta

16 Şubat 2009
KAMUOYUNA;

Toprağımızın altında saklı hazinelerimizi çıkarıp ülkemizi zenginleştirmenin, karanlıkta kalmayalım diye nükleer-termik-hidroelektrik santraller kurmanın, uçsuz bucaksız ovalarımızı meralarımızı çayırlarımızı boş boş duracağına, İngiliz, Amerikan, Rus, Türk işadamlarının hoşça vakit geçirecekleri golf sahalarına dönüştürmenin önüne taş koyuyorlar…
 “Yabancı lobilere hizmet eden”, “kişisel çıkar peşinde koşan” “üç beş sinsi adam” ve “marjinal gruplar”, “yalanları ile korku, şüphe ve huzursuzluk yaratarak toplumu bölmeye, yönlendirmeye ve kullanmaya çalışıyorlar”. “Toplumun hassasiyetlerinden besleniyorlar.” “Gerçek kimlikleri ile toplumda yer edinemeyen ve destek bulamayan bu marjinal gruplar ve kişiler, 'çevrecilik' şemsiyesi altında kendilerine bir yer edinebilme ve istifade edebilecekleri bir kamuoyu oluşturma çabasındalar.”
Diye anlatıyor hikâyeyi “Türkiye’nin Gazetesi” olan Bugün Gazetesi.
Aslında söylemek istedikleri şudur;
Bu ülkede yaşayan çocuklar yiyecek ekmek, içecek su, soluyacak hava bulamayacakmış, ölecekmiş, sakatlanacakmış, hasta olacakmış, aç kalacakmış…
Siyanürleri ve arsenikleri ve bilumum ağır metalleri, tozları ve çamurları ile çöplüğe dönecekmiş bu topraklar…
Su, bırakalım kirlenmeyi, tükenecekmiş...
Binlerce yıllık geçmiş sular altında kalacakmış…
Yazının Devamını oku...
 
Ankara Şube Mehmet Ağar yargılaması bitiminde yapılan basın açıklaması Yazdır E-posta
09.02.2008 ANKARA
BASINA VE KAMUOYUNA


Değerli Basın Mensupları,

Sabık polis müdürü, milletvekili ve bakan Mehmet Kemal AĞAR’ın, ‘silahlı bir teşekkül’ üyesi olarak işlediği öne sürülen bazı suçların yargı önünde tartışılabilmesi amacıyla bugün Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan davaya müdahale dilekçesi verdik.

Suçlarını ödüllendirmek ve suç ortaklıklarını gizleyebilmek amacıyla bu eski polis şefini Adalet Bakanlığı’na kadar yükseltmiş olan siyasal rejim bugün hala ayaktadır. Sadece ömrü boyunca yetiştirdiği, yönlendirdiği ve koruduğu diğer faillerin değil, yıllar boyunca birlikte siyaset ve memuriyet yaptığı binlerce suçlunun bugün rahatça aramızda dolaşabilmesine göz yuman da aynı siyasal rejimdir.
Yazının Devamını oku...
 
Ankara Şube; Dernek adına verilen Müdahale Dilekçesi Yazdır E-posta
ANKARA 11. AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI’NA

MÜDAHALE
TALEBİNDE BULUNAN            : Çağdaş Hukukçular Derneği
                                             İlkiz Sokak 18/3 Sıhhiye/ANKARA                   

SANIK                                      : Mehmet Kemal AĞAR



Ortada silahlı bir suç örgütü bulunduğu kesin hükümle sabittir.
Bu nedenle yargılamanın konusu, örgütün varlığının değil, çeşitli suçlarının ortaya çıkarılması ve sanık Mehmet Kemal AĞAR’ın bu örgüt ve fiilleriyle ilişkisinin araştırılmasıdır. Özel yetkili mahkemeniz, CMK 251 vd. maddeleri kapsamında, Danıştay 1. Dairesi’nin “özel yargılama usulü” niteliğindeki “lüzüm-u muhakeme” kararı ile bağlı olmaksızın, sanığın örgüt içinde işlediği her türlü suçu re’sen ve talep üzerine kovuşturmak yetkisine sahiptir.
T.C. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan 30.01.1997 tarih,  1997/221 Hz., 1997/1 Fz. numaralı fezleke sanığın suçunu dar anlamda tarif etmektedir.
“…Cürüm işlemek için silahlı teşekkül meydana getirmek. Gıyabi tutuklu sanığın gizlenmesine yardım. Görevi suiistimal…”
Müdahale talebimizin konusu adı geçen silahlı teşekkülün eylemlerinden gördüğümüz doğrudan ve dolaylı zarardır.
Fezleke çetenin ne zaman kurulduğunu açıklıkla ortaya koymamaktadır. Tespit edilebilen çete üyeleri sıralanmıştır ki; bu sıralama aynı mahkemenin kesin hükmünde ceza alan sanıkları da içermektedir.
Yazının Devamını oku...
 
Antalya Şube Basın Açıklaması 27.1.09 Yazdır E-posta

İŞKENCE İNSANLIK SUÇUDUR CEZASIZ KALMAMALIDIR.

2006 yılında Antalya’da gözaltına alınan Murat Ali Özçini ve Şenol Polatçı’ya işkence yapma suçu nedeniyle Antalya Organize Suçlar Şube Müdürlüğünde görevli 3 polis memuru hakkında işkence yapma suçu nedeniyle açılan kamu davasının ilk duruşması  Antalya 2. Ağır Ceza Mahkemesinde 5 mart 2008 tarihinde yapılacaktır.

Soruşturma sürecinin uzun sürmesine rağmen, failler hakkında kamu davasının geçte olsa açılmış olması sevindiricidir.

Özellikle Murat Ali Özçini’ye gözaltı sürecinde yapılan işkence tam anlamıyla dehşet vericidir.

Bu mağdur gözaltında iken,  bir alet kullanılarak testisleri patlatılmıştır.

İnsanlığın bittiği noktayı merak edenler, bu davayı ibretle takip etmelidir.
Yazının Devamını oku...
 
İstanbul Şube Cezaevleri Raporu Ocak09 Yazdır E-posta

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 31 - 40 of 139