ÜyeFormu

Hoşgeldin Ziyaretçi.






Parolamı unuttum
Üye değil misiniz? Üye Olun
Aktivasyon mailiniz gelmedimi? tekrar isteyin?

Site İçi Arama

Ana Sayfa
Prof. Dr. Zafer Üskül'e Mektup 10.8.09

 Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı Av. Selçuk Kozağaçlı tarafından TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Prof. Dr.Zafer Üskül'e yazılan mektup aşağıdadır.


AKP Mersin Milletvekili TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı

Prof. Dr. Zafer ÜSKÜL’e açık mektup; 

10.08.2009 ANKARA 

Sayın ÜSKÜL,

Geçen gün Güler ZERE ile ilgili bir radyo programında sizin için “eski solcu kontenjanından AKP’li” demiştim. Telefonla bağlanan bir dinleyici “hiç solcu olmadı ki eski solcu olsun” dedi.

Önyargım değişmedi, ama merakım arttı. Şöyle bir baktım;

Siyasal Bilimler doktorası, YÖK’ten önce elde edilmiş akademik unvanlar, Sendika/Belediye/Bakan danışmanlıkları, İnsan Hakları Yüksek Danışma Kurulu üyeliği…

SHP’den Belediye Başkan Adaylığı, ama tutmamış.

CHP’den Milletvekili Adaylığı ama tutmamış.

1997’de “Anayasa Taslağı”, 2007’de TÜSİAD “Demokratikleşme Raporu” müellifi.

Bende ısrarını kaybetmemiş bir siyasetçi adayı izlenimi uyandırdınız.

Vazgeçmemiş ve nihayet AKP ile hem milletvekilliği, hem komisyon başkanlığı, hem “insan hakları” kariyeri yakalamışsınız.

Oralara işi düşmeyen bilmez, arka bloklardaki 12 metrekarelik “düz” milletvekili odası yerine, ana bloktaki geniş, yakışıklı komisyon başkanı odalarının imkân ve kıymetini. Kariyerden kastım o, ama emin olun değerini hiç küçümsemeden. 

İktidara “liberal” kontenjanından yamanmış “eski solcu” siyasetçilerde gördüğüm, solda biriktirebildiği ne varsa öğüre öğüre kusmadan minder sahibi olunamayacağı inancı, beni hep endişelendirmiştir. Boğazlarına attıkları parmak o kadar derine iner ki, solculukla beraber akıl, vicdan, ahlak ve korkarım ki insanlık da safra niyetine kusulur muhakkak. Sonrası “tertemiz” yeni siyasal umutlardır.

Güler ZERE açıklamanızı okuyunca sizin de bu durumda olduğunuzu düşünmüştüm.

Kendisini ziyarete gelmiş TAYAD’lılara basının yanında randevu vermediği halde, arkadan “benden randevu talep etmediler” diye gerçek dışı açıklama gönderen,

Hastane iç mimarı bilmişliğiyle, çocuklarının ölümünü engellemeye çalışan ailelere; bodrum/zemin farkı anlatan,

Ve herhalde housekeeper duyarlılığıyla, temiz çarşaf periyodu denetleyen bir uzman. Hem de geleceği önceden bilindiği için yeni temizlik yapıldığını görmesine rağmen.

Damağından tükürük bezlerine kadar kaybetmiş terminal durumdaki kanser hastasının yüzüne “maşallah iyi gördüm, sen yat burada, hapishaneden gelip gitmen zor olur” diyebilecek kadar engin bir amatör tıp bilgini.

Ama bir yandan da, yatakhane denetimine gittiği Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim dalının, Onkoloji ve Kulak Burun Boğaz uzmanlarıyla birlikte hazırladığı iki rapora göz atmaya tenezzül etmeyecek kadar gerçek bilgiye kayıtsız bir “bilimadamı”.

Gerçekten korkmuştum, karşımızdakinin, sığındığı gölgeciğin gerçek sahiplerinden daha sert olmayı kariyer planına dâhil etmiş bir “yanaşma” olmasından. Cumhurbaşkanının artık hazmedemeyip devlet denetleme kurumunu göndermesini, başbakan ve adalet bakanının telaşla tayine/tadilata başlamasını bile gözden kaçırıp, tamamen çürümüş Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Dairesi raporunu hala arkasına sığınılabilir bir bürokratik kalkan zanneden zavallı bir küçük memur.

Böyle zannettim sizi ve yanıldım. Sadece beni değil yeni partinizin seçici kurullarını yahut iradesini de yanıltmış olduğunuz için özür borcum yok.

 

Sayın ÜSKÜL,

 

Sizi AKP’ye kendilerinde olmayanı temsil etmeniz için çağırmışlardı. Bu emin olun “Sol” değil. Vicdanla da ilgisi yok. Ama vitrinle ilgili. İçeriden düzenleyenin farketmeyip de camekânın dışından bakanın göreceği kusurları birkaç rötuşla düzeltip mağazanın itibarını kurtarmak için oradaydınız. Onların görmeme alışkanlığında olduğunu “gösterip”, siyasal iktidarı gereksiz halk tepkisinden korumanız için. Kocamışlıktan ERBAKAN’ı, bunamışlıktan ŞAHİN’i, incitmeden kudurmuşluktan ÜZMEZ’i salıverme işi zaten onlarındı. Sizin göreviniz, eğer hepimizi yanıltmamış olsaydınız, eğer siyaset bilimi lisansınızın ve doktoranızın hakkından vazgeçmemiş olsaydınız, bunların yanına Güler’i de zorla katıp, “partimiz hiçbir çifte standarda izin vermemektedir” demelerini sağlamaktı.

Siz, haketmediği halde düzmece sağlık raporuyla salıverilenlerin ve onları salıverenlerin itibarını korumak için orada bulunuyordunuz. Birkaç da haketmiş olanın araya katılmasını sağlayarak, kesintisiz adaletsizliğin yarattığı toplumsal basınca, bir tencere düdüğü gibi, biraz hava bırakarak ayar vermeniz, düzeni korumanız için sizi aralarına almışlardı. 

Bu kadarını beceremediniz.

Bunun eski solculukla ilgisi yokmuş. Beni yanılttınız, hakkınızda gereksiz yere kötü düşünmüşüm.

Siz sadece beceriksizsiniz. Bunu ben görmezden gelebilirim, ama emin olun bu iş bittiğinde partiniz de fark etmiş olacak.

Güler’i cezaevinde öldürmenin partinize vereceği zararın; yeni kariyerinizi, komisyon başkanı odanızı, hele ki bir dönem daha milletvekilliğinizi kesinlikle riske attığını düşünüyorum. O partide sizin bugün yaptığınızı yapacak çok adam sırada bekliyor, sizden beklentilerini boşa çıkarıp, size duydukları ihtiyacı azalttınız.

 Bizim zaten sizden beklentimiz yoktu ve hepimize verdiğiniz zararı asla unutmayacağız.

 Güler’i orada öldürmenize izin vermeyeceğiz. Yapabileceğimiz bu kadar.

Ama, onu yanımıza aldıktan sonra pervasızlığınız yüzünden kaybetmek gibi bir talihsizliğe uğrarsak, sizin için gerçek olanı, zamanında “işinizi yapmayarak” hatta korkarım zaten ne iş görmek için orada bulunduğunuzu hiç anlamamış olarak, partinize verdiğiniz zararı hissedeceksiniz; çünkü hiç susmayacağız ve sizinkilere asla unutturmayacağız.

İstifa etmeniz yersiz olur, vakti gelince, bugün adına iş yaptıklarınız nezdinde siyaseten gözden çıkarılmanızı seyretmeyi tercih ederim. 

Onlara verdiğiniz zararın faturasını muhakkak keserler, zira siyasetten sizden iyi anladıkları ortada.

 Saygılarımla.


 
Genel Merkez Basın Açıklaması 05.8.09

TÜRKİYE’Yİ KİM YÖNETİYOR?

Bakanlar, Bakanlıklar Ne Yapıyorlar? Ne Yapmalılar?


Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu,  Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği ile ilgili verilen Yürütmeyi Durdurma Kararına karşı Başbakanlık ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından yapılan itirazı reddetmiştir. Madencilik faaliyetlerinin yürütülmesine ilişkin yasa ve yönetmeliklere ilişkin dava süreçlerinin yakın geçmişini kısaca özetleyecek olursak,

 

Anayasa Mahkemesi; madencilik adı altında hiçbir çevre koruma kaygısı taşımadan, ülkemizin yeraltı varlıklarının küresel sermayeye peşkeş çekilmesi, Bergama hareketi ile elde edilen pek çok toplumsal ve hukuksal kazanımın yok edilmesi amacıyla 5177 sayılı Yasa ile değiştirilen 3213 sayılı Maden Yasası'nın 7. maddesini Anayasaya aykırı bularak 15.01.2009 tarihinde iptal etmişti. Aynı Anayasa Mahkemesi kararında, iptal kararının bir yıl sonra yürürlüğe gireceği belirtilmiştir.

 

Anayasa Mahkemesi’nin aynı tarihli kararıyla da, Çevre Kanunu'nun 10.maddesinde 13.05.2006 tarihinde 5491 sayılı Yasayla yapılan değişiklikle getirilen "Petrol, jeotermal kaynaklar ve maden arama faaliyetleri, Çevresel Etki Değerlendirmesi kapsamı dışındadır" hükmü de iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi bu iptal kararının ise altı ay sonra yürürlüğe gireceğini belirlemiştir.

 

Danıştay Sekizinci Dairesi, 10.02.2009 tarihli kararı ile Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından sonra Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği'nin ve bu yönetmelikte yapılan değişikliklerin yasal dayanağını yitirdiğini ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslar arası sözleşmeleri gerekçe göstererek yönetmeliğin iptali istenen bütün maddeleri hakkında Yürütmeyi Durdurma kararı vermiştir.

 

Bunun üzerine Başbakanlık ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı söz konusu karara itiraz etmiş, ancak Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu, Danıştay’ın 6. ve 8. Daireleri Müşterek Kurulu’nun verdiği Yürütmeyi Durdurma Kararı’nın hukuka uygun olduğunu belirterek yapılan itirazları ret etmiştir. 09.07.2009 tarihli Ret kararında; 

"Kaldı ki, bir düzenleyici işlemin dayanağı y a s a kuralının, A n a y a s a  M a h k e m e s i n c e iptal edilmesi halinde, bu düzenleyici işlem bir idari davaya konu edilmemiş olsa bile, iptal kararından etkileneceği öğretide kabul edilmektedir. Bu durumda, Anayasa Mahkemesinin sözü edilen iptal kararlarının gerekçesi karşısında; esasları y a s a d a belirlenmeyen bir faaliyeti Yönetmelikle düzenleyen, ayrıca bu faaliyetin ÇED belgesi aranmadan sürdürülmesine olanak sağlayan dava konusu Yönetmeliğin hukuksal dayanaktan y o k s u n kaldığı açıktır" denilmektedir.

 

Bu gerekçeye göre Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği'ne karşı dava açılmamış olsa dahi, bu yönetmeliğe dayanılarak verilecek izin ve ruhsatlarının Anayasa Mahkemesi kararı karşısında hukuka aykırı olacağı belirtilmiştir.

 

Anayasa Mahkemesi ile Danıştay’ın Yürütmeyi Durdurma ve Ret kararlarına göre 3213 sayılı Kanun’un 7 nci maddesinin ilk fıkrasında sayılan; “Orman, muhafaza orman, ağaçlandırma alanları, kara avcılığı alanları, özel koruma bölgeleri, milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanı, tarım, mera, sit alanları, su havzaları, kıyı alanları ve sahil şeritleri, karasuları, turizm bölgeleri, alanları ve merkezleri ile kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgeleri, askeri yasak bölgeler ve imar alanları ile mücavir alanlar”da iptal edilen yasa ve yönetmelik maddelerine göre alınan izin ve ruhsatların yasal dayanağı ortadan kalkmıştır.

 

Anayasa Mahkemesi ve Danıştay Kararlarından sonra; Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliğine dayanılarak verilen madencilik izinlerinin tamamı geri alınmalıdır.

 

Son günlerde başta Koza Altın İşletmeleri A.Ş. olmak üzere, maden şirketleri ve sektör temsilcileri madenciliğin önündeki engellemeler olarak yargı kararlarını göstermeye çalışmaktadırlar. Söz konusu kesimlerin Anayasa Mahkemesi ve Danıştay Kararını kendi ifadeleri ile "bypass edecek" girişimler içine girmeleri, yüksek yargı kararları karşısında suç teşkil eden gayrimeşru çabalardır. Kamuoyu önünde dile getirilen bu girişimlere başta Başbakanlık, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ve hepsinden önemlisi Çevre ve Orman Bakanlığı'nın da ortak olduğu açıkça dile getirilmektedir. Manisa Turgutlu’daki Çaldağı Nikel madeni ile ilgili önceki ve şimdiki Çevre Bakanları’nın basın ve kamuoyu önünde verdikleri demeçler, en üst düzeydeki kamu kurumlarının ve bu kurumların başındaki başta bakanlar olmak üzere görevlilerin şirket çıkarlarını nasıl yasalardan ve kamu yararından üstün tuttuklarını belgelemiştir.

 

Soruyoruz!

Sayın Bakanlar ve Bakanlık yetkilileri, kamu hizmeti veren kuruluşlarda çevre ve insan sağlığına ve yararına mı yoksa şirketlerin kar hırsına mı hizmet etmektedir?

 

Devam eden davalar varken bu açıklamalar yargı organlarını etkileme çabası taşımıyor mu?

 

Ne hükümetin ne Başbakanlığın ne de ilgili bakanlıkların çerçevesi yasalarla belirlenmiş görevlerini Anayasa ve Yasalar aleyhine kullanmaya hatta bu makamları kamuoyu önünde töhmet altında bırakacak girişimlere girmeye hakları vardır. Anayasa'da açıkça suç olarak kabul edilen bu girişimlerin sonucunda kamuoyunda haklı olarak "Çevre ve Orman Bakanı Kimin Bakanı?" diye sorulmaya başlanmıştır.

 

Aşağıda imzası olan kurumlar olarak;

Başbakanlık ve ilgili adı geçen bakanlıkların maden şirketleri ile Anayasa ve Danıştay kararlarını yok saymaya dönük olarak yaptıkları bütün yazışmaları ve görüşmeleri kamuoyuna açıklamaya davet ediyoruz.

 

Maden şirketlerinin çıkarlarını korumak adına ülke ve toplum çıkarını gözetmeyen, yargı kararlarını yok sayan girişimlerden derhal vazgeçilmelidir. Yargı kararlarını kendi ifadeleri ile “bypass” etmeye dönük çıkarılacak her türlü, Kanun Hükmünde Kararname, Bakanlar Kurulu Kararı, yönetmelik, genelge, tebliğ ve her ne ad altında olursa olsun yapılacak düzenleyici işlemler Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu gerçeğini yok saymaya dönük bir girişim anlamına gelecektir.

 

Son olarak yasama organının belirlemesi ve yasayla düzenlenmesi gereken madencilik faaliyetlerinin, yönetmelikle belirlenmesinden vazgeçilmelidir. Maden Yasası ile ilgili bugün yaşanan sorunlar, yasa değişikliği yapılırken dile getirilen eleştirileri haklı çıkarmıştır. Nerelerde, hangi koşullarda madencilik yapılacağına Türkiye'nin taraf olduğu sözleşmeler ve yargı kararları dikkate alınarak küresel sermayenin değil, halkın çıkarlarını gözeten bir anlayışla ülkemizin doğal varlıkları ile tarihi ve kültürel zenginliklerini koruyacak yasal bir düzenleme acilen hayata geçirilmelidir. 05/08/2009

 

ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ

TMMOB ÇEVRE MÜHENDİSLERİ ODASI

TMMOB JEOLOJİ MÜHENDİSLERİ ODASI

TMMOB KİMYA MÜHENDİSLERİ ODASI

TMMOB METALURJİ MÜHENDİSLERİ ODASI

 

 
HABER-Köşe Yazısı 07.09

Güler Zere'ler ölmesin!

YILDIRIM TÜRKER

Geçen yıl gene umursamazlığımızın yapış yapış temmuz ayında, hapishanelerde ölmeye yatmış tutuklu ve hükümlüleri yazmıştım. Kaldırmaya bir türlü mecalimiz yetmeyen.  
Bu memlekette bir yakını, bir tanışı cezaevinde yatmayan, yatmamış kimse var mıdır, bilmiyorum.  
Varsa da bu durumun doğal olmadığını kendilerine hatırlatmak isterim.  
Dolayısıyla cezaevleri koşullarının insan olana verdiği dehşet hissinden korunabilmenin, kendinden vazgeçmişlikle ilintilendirilebileceğine inanıyorum.  
İradesi üstünde durmadan tepinilmiş insanların halk pozu verip durdukları memleketimizde hayata, hayati olana yönelik kayıtsızlık ürkütücü boyutlarda.  
Ergenekon paşalarının tez zamanda kendilerine özel hastanelere sevk edilerek pek çürük çıktıklarını biliyoruz. Tahliye edildiler. Ne güzel. Ağır hasta insanların cezaevi koşullarında iyileşebilmeleri imkânsız çünkü.  
Ama bir de geride kalanlar var. Kendilerine özel hastaneleri olmayan. Arkalarını bir kuruma dayamamış olanlar.  
Bir kez cezaevine girdiler mi onlardan toptan vazgeçmemiz gerekiyor, öyle mi? “Öyle yağma yok!” diye bağırmadığımız takdirde hücrelerde-koğuşlarda birer birer tükenecekler.   
Ölümcül hastalıkların pençesinde berbat koşullar altında acıdan kıvranarak yaşamaya zorlananlardan biri de Güler Zere.  
Bir iki gün önce Mavioğlu gazetemizde yazmıştı: “Ağıziçi ve boynundaki kanserli tümörler nedeniyle damağı alınan ve tedavisinin cezaevi koşullarında mümkün olmadığı Çukurova Üniversitesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı’nın raporuyla belirlenen Güler Zere’nin cezasının ertelenmesi başvurusunun hasıraltı edildiği iddia edildi. Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi adına Elbistan Başsavcılığı’na dilekçeyle başvuran avukat Taylan Tanay, Elbistan Cumhuriyet Savcısı Orhan Irmak’ı Zere’nin cezasının ertelenmesi yönündeki başvurusunu işleme koymayarak ‘Kasten adam öldürmeye teşebbüs etmek’le suçladı.”   
Güler Zere, 37 yaşında. 14 yıldır tutuklu.  
Malatya 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce verilen 34 yıllık hapis cezasının infazını çekmek üzere Elbistan E Tipi Kapalı Cezaevi’ndeyken kanser hastalığına yakalandı. Hastalığının teşhis ve ilk tedavisi Çukurova Üniversitesi Balcalı Araştırma Hastanesi’nde yapıldı. Oradan Adana Karataş Kadın Cezaevi’ne sevk edildi.  
Avukatları, Zere’nin tedavisinin cezaevi koşullarında sürdürülemeyeceğini belirterek 12 Mart 2009’da Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdular. Başvuruda, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun’un 16. maddesi uyarınca Zere’nin cezasının ertelenmesini istediler.   
Söz konusu maddeye göre, tıbben tedavisine olanak bulunmayan veya tedavisi uzun sürebilecek hastalık durumlarında cezanın hastane mahkûm koğuşunda infazı, hükümlünün hayatı için kesin bir tehlike oluşturuyorsa cezanın infazı geri bıraktırılması gerekiyordu.  
Adana Cumhuriyet Başsavcılığı, bu talep üzerine Çukurova Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı’ndan rapor istedi. 22 Haziran 2009’da hazırlanan rapor şöyleydi: 
“Evre 4 malign oral kavite karsinomu nedeniyle ağır özürlü sayıldığı yaşamının ağır risk altında olduğu, şahsın bir başkasının bakım ve gözetimine muhtaç olduğu, radyoterapi de içerecek yoğun ve ağır bir tedavi gerekebileceğinden bu koşulların sağlanabileceği bir sağlık kuruluşunda tedavi ihtiyacı olduğu cezaevi koşullarında bu bakım ve tedavinin sağlıklı olarak yerine getirilmesinin mümkün olmadığı, belirtilen nedenlerle iyileşinceye kadar hapis cezası infazının ertelenmesinin uygun olacağı...” 
Bu raporun aynı gün Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiş olmasına rağmen Zere hâlâ serbest bırakılmadı. 
Bu arada Adana Cumhuriyet Başsavcılığı boş durmadı elbet.  
‘Zere’nin durumunu ortaya koyan dosyanın Elbistan’da olduğu için başvurunun Elbistan Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapılması gerektiği’ yönünde itirazda bulundu. 
Avukatlar aynı gün Elbistan Cumhuriyet Başsavcılığı’na faks dilekçe ile başvurdu.  
Lâkin Elbistan’dan ses soluk yok. Başvurunun akıbeti ile ilgili olarak avukat Tanay, suç duyurusunda bulundu. Bu başvurunun kaybolmuş ya da kaybedilmiş olduğunu iddia ediyor. Yani kasıt olduğunu. 
Zere’nin sağlık durumuyla ilgili beş ayrı rapor var. Zere’nin “ağır özürlü” olduğunu belirten. Ama şimdinin moda terimiyle ‘rövanşist’ devletin şanlı bir neferi olan Elbistan Cumhuriyet Savcısı Orhan Irmak onu  28 saatlik bir yolculukla İstanbul Adli Tıp Kurumu’na sevk ediyor.  
Zere’nin avukatı Tanay da savcıyı ilk başvuruyu kasten göz ardı etmekle suçluyor.  
 
Cezaevlerinde sağlık 
Siirt E Tipi Cezaevi’nde geçen sene, gene temmuz ayında Ali Çekin, tedavisi engellendiği için hayatını kaybetmişti.  
İnsan Hakları Derneği’nin 2008 raporundan cezaevlerinde sağlık sorunları açısından gelen şikâyetlerin dökümünü özetleyerek veriyorum:  
 
* Cezaevlerinde ölüm aşamasında olan hasta mahpusların tedavilerinin yapılmadığı, yetkili makamların bu mahpusları ölüme terk ettiği, 
* Cezaevlerinde yatalak vaziyette olan ve kendi ihtiyaçlarını bile karşılayamayan bu insanların hastanelerde bakımının yapılması önünde engeller çıkarıldığı, 
* Cezaevi yetkilileri ve özellikle jandarmanın, ciddi sağlık sorunu olan kişileri hastanelerde mahkûm koğuşları olmamasını gerekçe göstererek tedavi ettirmediği, 
* Cezaevlerinde yeterli sayıda doktor kadrosu olmaması ve bu gerekçeyle sağlık sorunları olan mahpusların tedavilerinin zamanında yapılamadığı, doktorun cezaevine geleceği gününü beklemesinin söylendiği, 
* Cezaevlerinde geceleri doktor bulunmamasından dolayı mahpusların rahatsızlıklarında jandarmanın hastaneye götürmede sorun çıkardığı, 
* Cezaevi doktorunun çoğu hastalıkları psikolojik kabul ettiği ve hastaneye sevkte zorluk çıkardığı, 
* Hastaneye sevkte jandarmanın özellikle doktor kabulünde kelepçeyi çıkarmadığı, 
* Mahpusların tedavisini yapan doktorun kelepçeli tedaviyi kabul etmesi icin mahpusa baskı uygulandığı, 
* Özellikle kadın mahpusların jinekolojik tedavileri yapılırken jandarmanın odadan çıkarılmadığı, 
* Cezaevindeki sağlık memurunun gece kalmamasından kaynaklı ilaç vermede sorun yaşandığı, 
* Cezaevi doktoru tarafından verilen ilaçların çoğunlukla ağrı kesici olduğu ve yeterince kendileriyle ilgilenilmediği, 
* Hastaneye ameliyat ve fizik tedavi için götürülen hastalara bilgi verilmeden yeniden cezaevine getirildikleri, 
* Uzun süreli cezaevinde bulunan mahpuslarda cezaevinin ve odaların fiziki yapısından kaynaklı görme ve duyma, mesafe algılamada ciddi rahatsızlıkların başladığı, 
* Mahpusların sağlık sorunları gerekçesiyle verilen rejim yemeklerinin rejim yemeği olmadığı sadece diğer mahpuslara verilen yemeklerin salçasız şekilde getirildiği, 
* Cezaevinde yaşanan ölüm olayında cezaevi doktoru ve cezaevi yetkililerinin çelişkili ölüm beyanları verdikleri, 
* Yasamsal sorunu olan hastaların tam teşekküllü hastanelerin bulunduğu illere sevkinin yapılmadığı, 
* Yatalak durumda olan hastaların hastaneye sevk edilişinde uygun olmayan cezaevi ring araçları ile götürüldüğü, 
* Yaralı olarak cezaevine getirilen mahpusların tedavilerinin yapılamadan hücreye konulduklarını biliyor muydunuz? 
 
Resmi kurum ve yetkililer, mahpusların yeterli düzeyde sağlıklı yaşam koşullarına ve tıbbi bakıma erişimini sağlamakla yükümlüdür.  
Uluslararası standartlar, cezaevinde sağlanan tıbbi bakım hizmetinin, cezaevi dışındaki olanaklarla eşit olması düsturu üstüne oluşturulmuştur.  
Komitesi’ne göre; “Cezaevlerine gelişlerinde hükümlülere, sağlık bakım hizmetinin varlığı ve işleyişi hakkında bilgi veren ve hijyenle ilgili temel önlemleri hatırlatan bir kitapçık veya broşür verilmesi faydalı olacaktır”. 
Komite, ayrıca “Tutukluların gözetim altında bulundukları süre boyunca, tutukluluk sürelerinden bağımsız olarak her zaman bir doktora erişim haklarının bulunması gereklidir. 
Sağlık hizmetleri, doktora danışma talepleri gereksiz gecikme olmadan karşılanacak şekilde düzenlenmelidir.” diyor. 
Bizim de haykırmamız gerek. Cezaevlerinde can çekişen insanlarımızı tahliye edin!  
Onların yaşam hakkını gasp etmeyin!  
Onlar sandığınız kadar kimsesiz değil, bunu da iyi bilin
 

 
HABER 13 Temmuz 09
 

DTP cezaevlerine dikkat çekti

13 Temmuz 2009 Pazartesi 15:41

DTP Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis, Elbistan Cezaevi"nde kanser hastası Güler Zere ile birlikte tekrar gündeme gelen cezaevindeki hükümlülerin sağlık durumlarına dikkat çekti.

Halis, Necmettin Erbakan"a gösterilen hassasiyetin cezaevlerinde bulunan diğer hükümlülere de gösterilmesini isteyerek, Cumhurbaşkanı"nı, AKP Hükümeti ve Adalet Bakanlığı"nı göreve çağırarak yasal yükümlülüklerini yerine getirmelerini istedi.

Toplantıya İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Avukat Öztürk Türkdoğan ile Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Genel Sekreteri Avukat Hüseyin Aslan da katıldı. DTP Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis parlamentodaki açıklamasında, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Adalet Bakanlığı"nın cezaevlerindeki duruma “seyirci” kaldıklarını söyledi.

ERBAKAN HASSASİYETİ SİYASİLERE DE GÖSTERİLSİN

Geçmiş yıllarda yine cezaevlerindeki sağlık sorunlarına dikkat çekmek için yaptıkları basın açıklamalarına değinen Halis “O günlerde, cezasını evinde çekmekte iken Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından tümden affedilen Necmettin Erbakan"dan sağlık durumları daha kötü olan onlarca, hatta yüzlerce hükümlü arasından sadece Odak Dergisi Yazı İşleri Müdürü Erol Zavar, 77 yaşındaki Ali Çekin ve 86 yaşındaki Yusuf Kaplan"ı örnek göstermiştim. Önceki yıllarda Şemsettin Kurt ve Murat Dil adlı hükümlülerin tedavi için geciken tahliyeleri üzerine serbest bırakıldıklarından sonra yaşamlarını yitirdiklerine dikkati çekmiştim. Tedavi olmak için dışarı çıkarılmaktan başka çareleri olmayan hükümlüleri, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül"ün dikkatine sunmuş, Erbakan"a göstermiş olduğu duyarlılığı, siyasi hükümlülere de göstererek yasal yetkisini kullanmasını istemiştim. Bu açıklamadan yaklaşık yirmi gün sonra, Ali Çekin cezaevinde yaşamını yitirdi. Bunlardan sadece, Afyon Korkmaz, (Bergama M Tipi) Aynur Epli (Diyarbakır E Tipi) Gazi Dağ (Malatya E Tipi) Memduh Kılıç (Kırıklar F Tipi) Samet Çelik (Kırıklar F Tipi) İnayet Mete (Siirt M Tipi) İsmet Ayaz"ın (Adıyaman E Tipi) isimlerini vermiştim” dedi.

"ZERE"NİN RAPORLARI DİKKATE ALINMIYOR"

Halis, Elbistan Cezaevi"nde 14 yıldır tutuklu bulunan Güler Zere"nin üniversite hastanelerinden ve tabipler odasından almış olduğu beş adet sağlık raporuna ve ailesinin tedavi için “infaz ertelemesi” talebinin olduğuna dikkat çekerek, ilgili kurum ve makamların söz konusu belgeleri ve talepleri dikkate almadığını vurguladı. Zere gibi İsmet Ablak ve Resul Güner"in ve onlarca hükümlünün ağır sağlık durumları olduğunu ifade eden Halis, yaşam hakkı başta olmak üzere, haklarından mahrum bırakılan tutuklu ve hükümlülere ilişkin talep ve çağrılara Adalet Bakanlığı ve Cumhurbaşkanı Gül"ün duyarlık göstermediğini ifade etti. Halis konuşmasını şöyle sürdürdü: “Çetelere ve katillere neredeyse beş yıldızlı otel koşulları sunan AKP Hükümeti"nin, siyasi tutuklu ve hükümlülere yasal haklarını vermek istememesi insana ve demokrasiye bakışın bir ifadesi olarak karşımıza çıkıyor. Bireylerin yasalardan doğan haklarının verilmesi, evrensel hukuk açısından da zorunludur. Yetkililer hukuk ve demokrasi gereği yasaları uygulamak zorundadırlar.”

Halis cezaevlerindeki ağır sağlık sorunlarının AKP Hükümeti, Adalet Bakanlığı ve Cumhurbaşkanı Gül tarafından bir an önce gündemine alınması gerektiğini kaydetti

 
HABER Temmuz 09

 

ŞEMDİNLİ'YE SİVİL YARGI BAŞVURUSU

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün CMK'nın 250'nci maddesinde değişiklik yaparak askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasını sağlayan yasayı onaylamasının ardından, askerlerin yargılanması amacıyla ‘Dağlıca davası' ile ilgili başvurunun ardından ikinci talep, Şemdinli Davası için geldi. Van Baro Başkanı Avukat Ayhan Çabuk ile iki avukat, Şemdinli Davası'nın Van Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmesini isteyen dilekçeyi, Van Jandarma Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi'ne verdi.

Avukatlar, daha önce hakkında sivil savcılıkça görevsizlik kararı verilip dosyaları Genelkurmay Askeri Savcılığı'na gönderilen Genelkurmay eski Başkanı Emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve diğer komutanlarla ilgili soruşturma dosyasının da Van Cumhuriyet Savcılığı'na gönderilmesini istedi.

Şemdinli'de 9 Kasım 2005 tarihinde ‘Umut Kitabevi'nin bombalanarak 1 kişinin ölümü, 5 kişinin yaralanması ile ilgili olarak Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nde, 12 Haziran 2009 tarihinde 7'nci duruşması yapılan Şemdinli Davası için avukatlar girişimde bulundu. Van Askeri Mahkemesi'nde devam eden Şemdinli Davası'nın sivil mahkemede görülmesi için Van Baro Başkanı Ayhan Çabuk, avukatlar Selçuk Kozağaçlı ile Murat Timur'la birlikte 6 sayfalık dilekçeyi bugün Van Jandarma Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ne verdi. Avukatlar, daha önce soruşturma açılarak hakkında sivil savcılıkça görevsizlik kararı verilen dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt ve diğer komutanlara ilişkin soruşturma dosyasına da bu kez askeri savcılıkça görevsizlik kararı verilerek dosyanın Van Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesi için Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı'na başvurdu.

Şemdinli'de 1 kişinin ölümü 5 kişinin yaralanmasına neden olan bombalı saldırı ile ilgili halen astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ve PKK itirafçısı Veysel Ateş, ‘Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemde bulunmak, adam öldürmek ve adam öldürmeye teşebbüs etmek, şuç işlemek için anlaşmak’ suçlarından tutuksuz yargılandığı hatırlatıldı.

Avukat Selçuk Kozağaçlı, yaptıkları iki ayrı başvurudan, birinde askeri mahkemede devam eden 3 sanığın yargılandığı dosyanın Van özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmesini istediklerini söyledi. Kozağaçlı, şunları söyledi:

“Diğer başvurumuz aynı dönem Van Savcılığı'nca takip edilen fakat görevsizlik kararı verilerek Genelkurmay Askeri Savcılığı'na gönderilen hazırlık soruşturmasına ilişkindir. Bu hazırlık soruşturmasında ki, mantık şuydu; Savcı ‘3 kişi bu suçu işlemiş olamaz' diyordu. Bu kadar sıkı hiyerarşi, bu bölgede bu kadar düzenli kontrol varken, bu yüzden sıralı amirleri de incelemek zorundadır. Sıralı amirlerin de, bu suç örgütüne komutanlarında bu suç örgütüne dahil olup- olmadığı araştırılmalıdır. Hatta bu konuda bazı emareler vardı. İşte şuan Genelkurmay Askeri Savcılığı önünde bulunan dosya hakkında görevsizlik verilerek buraya gönderilmesini istedik. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı'ndan, Asayiş Kolordu Komutanı'ndan, alay komutanına kadar, savcılığın bu dönemde soruşturma yürüttüğü bir dizi asker bu soruşturmanın içinde.”

Van Barosu Başkanı Ayhan Çabuk ise, Şemdinli davasının müdahil avukatları olarak 14 Aralık 2007 tarihinde davanın askeri mahkemede görülmeye başlamasıyla duruşmalardan çekildiklerini söyledi. Çabuk, şöyle dedi:

“Davalardan çekilirken kaygılarımızı sizinle ve kamuoyu ile paylaşmıştık. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı ve bugünün emekli Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın bu suçun tutuklu sanıkları hakkında sarf ettiği “Tanırım, iyi çocuklardır' cümlesi ile yine basın önünde sarf ettiği, ‘Şemdinli davası bir hukuk skandalıdır' tespitlerinin doysa sanıklarını kollamaya yönelik beyanlar olduğu kuşkusuzudur. Aynı emekli generalin yargılamanın yapıldığı dönemde askeri mahkemenin hakim sıfatı taşımaya subay üyesinin en yüksek rütbeli komutanı ve mahkemenin ait olduğu hiyerarşik düzenin en üst düzey yetkilisi olduğu gözden kaçırılmamalıdır.”

Van Barosu Başkanı Çabuk, suç ve soruşturma tarihlerinde komutanların bulundukları statü nedeniyle dosyaya görevsizlik kararı verildiğini hatırlatarak konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve bölgede görev yapan bazı komutanlar hakkında Van Cumhuriyet Başsavcılığı'na ‘Suç işlemek için örgüt kurmak', ‘Görevi kötüye kullanmak' ve ‘Sahte belge düzenlemek' suçlarından soruşturma açılırken suç ve soruşturma tarihlerinde bulundukları statü itibariyle Askeri Ceza Kanunu uyarınca görevsizlik kararı verilmiştir. Bu tarihe kadar askeri savcılık tarafından soruşturmaların sonucu ile ilgili dosyaya ve davanın taraflarına bilgi verilmemiştir. 26 Haziran 2006 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe giren 5 bin 918 sayılı yasa göz önünde bulundurularak ceza mahkemesi kanununda değişikliğe gidilerek askeri yargının görev alını daraltılmıştır. Askeri mahkemeden 5 bin 271 sayılı CMK'yı değiştiren 5 bin 918 sayılı yasa göz önünde bulundurularak duruşma gününe beklemeksizin dava hakkında görevsizlik kararı verilip, dosyanın görevli ve yetkili Van Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmesini talep ettik. Yine daha önce soruşturma yürütülüp, hakkında sivil savcılıkça görevsizlik kararı verilen General Yaşar Büyükanıt ve diğer komutanlara ilişkin soruşturmada bu kez askeri savcılıkça görevsizlik kararı verilerek dosyanın Van Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesi için Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığına başvuruda bulunduk.“

ŞEMDİNLİ'DEKİ OLAY

HAKKARİ'nin Şemdinli İlçesi'nde 9 Kasım 2005 tarihinde PKK eski hükümlüsü Seferi Yılmaz’a ait Umut Kitapevi’ne yapılan bombalı saldırıda 1 kişi ölürken, 5 kişi yaralandı. Atılan bombayla ilgili astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ve PKK itirafçısı Veysel Ateş ‘Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemde bulunmak, adam öldürmek ve adam öldürmeye teşebbüs etmek, şuç işlemek için anlaşmak’ suçlarından Van 3'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılandı. Mahkeme, 19 Haziran 2006 tarihinde sanıklada 39'ar yıl 10 ay 27'şer gün hapis cezasına çaptırıldı. Yargıtay 9'uncu Ceza Dairesi'nin 16 Mayıs 2007'de ‘eksik soruşturma’ gerekçesi ile bozduğu Şemdinli davasına, Van 3'üncü Ağır Ceza Mahkemesi, 14 Eylül 2007'deki 4'üncü duruşmasında görevsizlik kararı verdi. Askeri mahkemeye gönderilen Şemdinli Davası'nın ilk duruşması, 14 Aralık 2007 tarihinde yapılırken tutuklu Astsubaylar Ali Kaya, Özcan ildeniz ile PKK itirafçısı Veysel Ateş tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı

 
Genel Merkez Basın Açıklaması 30.6.09

BASINA VE KAMUOYU'NA
30.06.2009
ADANA

Kanser Hastası Kadın Siyasi Hükümlü Güler ZERE derhal salıverilmelidir.
22.06.2009 tarihli Uzman Kurul Raporu ve 5275 sayılı yasanın 16/2 maddesi son derece açıktır.
ZERE'nin derhal salıverilmemesi; "görevi suiistimal" ve "ihmali davranışla öldürmeye teşebbüs" suçudur.

F Tipi ve tadilatlı tecrit modeli, tutuklu ve hükümlülerin en başta bedeni ve ruhi yapılarında, yani sağlıklarında, onarılmaz yaralar açmaktadır. Bu cezaevi modelinin uygulandığı dönem içerisinde, yüzlerce tutuklu/hükümlü infaz sistemi kaynaklı ciddi ve kalıcı sağlık sorunlarına tutulmuştur. Bu tutuklu/hükümlüler aynı zamanda yeterli ve etkili tedavi sürecinden de yoksun bırakılmıştır.

Siyasal iktidarca sergilenen bu anlayış bugün GÜLER ZERE isimli 37 yaşındaki siyasi-kadın hükümlüyü ölüme terk etmiş durumdadır. Elbistan Kapalı Cezaevinde tutulmaktayken sağlık sorunları infaz idaresince açıkça bilinmesine karşın, hekim ve hastane olanaklarından yoksun bırakıldığı için kanser hastalığı geç teşhis edilmiştir.

Hastalığının geç teşhis edilmesindeki kayıtsızlık tedavi sürecinde de devam etmiştir. Tedavi ve bakım için Çukurova Üniversitesi Balcalı Araştırma Hastanesine sevk edilmesine rağmen, mahkûm koğuşunda yer ve sıra bulunmaması gerekçeleriyle tedavisine başlanmamıştır. İlgili C.savcılığı nezdinde yapılan başvurular sonunda tedavisine başlandığında ise sağlık tablosu açısından artık geri dönülemez bir noktaya gelindiği anlaşılmıştır.

Güler ZERE'nin avukatları tarafından ilgili infaz savcılığına, müvekkillerinin cezaevinde tutulması halinde yaşamını yitireceği, etkili ve yeterli tedavi koşullarının sağlanması için infazının ertelenmesi talebinde bulunulmuştur. Adana C.Başsavcılığı bu talep üzerine Çukurova Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalından rapor istemiştir. 22.06.2009 tarihinde hazırlanan raporda;

"Evre 4 malign oral kavite karsinomu nedeniyle ağır özürlü sayıldığı YAŞAMININ AĞIR RİSK ALTINDA OLDUĞU, şahsın bir başkasının bakım ve gözetimine muhtaç olduğu,

Radyoterapi de içerecek yoğun ve ağır bir tedavi gerekebileceğinden bu koşulların sağlanabileceği bir sağlık kuruluşunda tedavi ihtiyacı olduğu CEZAEVİ KOŞULLARINDA BU BAKIM VE TEDAVİNİN SAĞLIKLI OLARAK YERİNE GETİRİLMESİNİN MÜMKÜN OLMADIĞI,

Belirtilen nedenlerle İYİLEŞİNCEYE KADAR HAPİS CEZASI İNFAZININ ERTELENMESİNİN uygun olacağı…" belirtilmiştir.

Bu rapor aynı gün Adana C.Başsavcılığı'na gönderilmiş ancak GÜLER ZERE hala serbest bırakılmamıştır. Oysa 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun'un 16. maddesi uyarınca cezanın amacı dışında etki yaratabileceği anlaşılan hallerde infazın geri bırakılacağı düzenlenmiştir. Maddenin 2. fıkrası uyarınca tıbben tedavisine olanak bulunmayan veya tedavisi uzun sürebilecek bir takım hastalıklar halinde cezanın hastane mahkûm koğuşunda infazı, hükümlünün hayatı için kesin bir tehlike oluşturuyorsa cezanın infazı geri bırakılacaktır.

Çukurova Üniversitesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı tarafından hazırlanan rapor Güler ZERE açısından infazın ertelenmesi koşullarının bulunduğunu belirtmektedir.

Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Merkezi olarak infazda yetkili kişi kurumları yasa ve bilimsel raporlara uymaya davet ediyoruz. Aksi tutum hasta hükümlü ZERE'nin mutlak bir ölüme terk edilmesidir ve sorumluların sadece vicdanlarımızda değil yerel, ulusal ve uluslar arası adli ve idari merciler önünde hesap vermelerini sağlamak için elimizden geleni yapacağımızın bilinmesini isteriz.

Artık gecikmeye tahammül bulunmamaktadır.
Güler ZERE derhal salıverilmelidir.
Saygılarımızla.

Çağdaş Hukukçular Derneği
Genel Yönetim Kurulu adına
Selçuk KOZAĞAÇLI
Avukat Genel Başkan

 
İzmir Şube Basın Açıklaması 20.7.09

BASINA VE KAMUOYUNA


Bugün İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde ikinci Ergenekon Davası görülmeye başlıyor. Kışlanın kapısı ile Fırat’ın doğusunu kendisine sınır tayin eden “Ergenekon Soruşturmaları”nın ikincisinde de yargılama aşamasına geçiliyor. 
Emekli paşalar Hurşit Tolon ve Şener Eruygur’un da sanık olduğu davada 19’u tutuklu 56 sanık; darbe girişiminden silahlı terör örgütüne üye olmaya, kişisel verileri kaydetmekten Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüse kadar pek çok suç iddiasıyla yargılanacaklar.
Ergenekon, iki iddianamede de bahsedildiği gibi tamamen illegal ya da devlet dışı bir yapılanma değildir. Kuruluş kanunları, bütçeden ayrılan paylar ve cezadan muafiyet düzenlemeleriyle “legal” ve “devlet içi”dir. Ergenekon’un İttihat ve Terakki’den başlayan tarihi, Seferberlik Tetkik Kurulu’nun, Özel Harp Dairesi’nin ve Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın kuruluşuyla devam etmiştir. Kanlı bir savaş aygıtı olan bu yapılanma 6–7 Eylül Olayları; Maraş, Çorum ve Sivas Katliamları; Bahçelievler Katliamı; 1 Mayıs 1977; askeri darbeler; Gazi Mahallesi olayları; köy yakma ve boşaltmalar;  Hayata Dönüş Operasyonu; Susurluk; Şemdinli; Uğur Mumcu, Ape Musa, Hrant Dink suikastlerinlerinde olduğu gibi nice insanın katledilmesi olaylarının altına imzasını atmıştır.
Bu örgütlenmenin adı kontrgerilladır ve bu biçimde telaffuz edilmediği sürece gerçeklerden uzaklaşılmaktadır.
Bugün kendilerine çeşitli ayrıcalıklar tanınan Ergenekon sanıkları ve daha niceleri,  yasa(içi)dışı silahlı terör örgütleri kurmuşlar ve yönetmişlerdir. Bu ülkenin yurttaşlarının kişisel verilerini kaydederek fişlemişlerdir. Seçimle iş başına gelmiş hükümeti devirmeye yönelik eylem planları yapmışlardır. Üstelik de bütün bunları herkesin gözü önünde, pervasızca gerçekleştirmiş ve mevcut iktidarlar tarafından da onaylanmışlardır. Bu onay “şerefli askerler” ya da “iyi çocuklar” olarak halen verilmeye devam etmektedir.
Ülkeyi yıllarca cehenneme çeviren 12 Eylül’ün, Kenan Evren de dâhil olmak üzere mimarları; başarılı başarısız darbe organizatörleri; gelmiş geçmiş tüm Genelkurmay, MİT, JİTEM, Özel Harp Dairesi başkanları, ilgili dönemlerin bakan, başbakan ve bürokratları ve daha pek çokları halen ellerini kollarını sallayarak aramızda dolaşmaktadırlar.
Oysa yürütülen soruşturmaların kapsamı ve ilk davada görüldüğü gibi devam eden yargılamanın yetersiz içeriği, gerçeklerle hesaplaşma ve kontrgerillayı tasfiye etme amacından uzaktır. Ergenekon yargılamaları, kamuoyunda, kimi zaman magazin malzemesi kimi zaman da AKP-CHP çekişmesinin aracı haline gelmektedir. Bununla birlikte açıktır ki AKP, bu ülkede yaşanan katliamların, akan kanın ve gözyaşının hesabını sorma iradesi taşımamakta; CHP ise savaşla beslenmekte, darbe çığırtkanlığı ve savunuculuğu ile kendini var etmeye çalışmaktadır.   
AKP'nin, dolayısıyla liberalleşmiş politik İslam’ın güçlenmesi karşısında paniğe kapılan ve tehdit algısıyla oynanarak darbe koşulları oluşturulmaya çalışılan orta sınıf beyaz Türk yurttaşların, Genelkurmay'ın ve askeri vesayetin isteyicisi, savunucusu, yedeği durumuna düştükleri, bakan her göz için görülebilir mesafededir. Askeri dikta, kendisine böylece bir kitle desteği yaratmaktadır. Nitekim CHP’nin aldığı oyların, Ergenekon davalarında yargılanan sanıklar için yapılan sevgi gösterilerinin, mahkeme kapılarında çıkarılan nümayişin özü, bu şiddetli korkuya gelip dayanmakta, böylece de ulusalcılığın rengi, her geçen gün bir ton daha koyulaşmaktadır. Bu nedenle bir türlü terhis olamamış, ömrünü muvazzaf olarak sürdürmeye yeminli Deniz Baykal’ın, “asker olmayan kişilerin işledikleri askeri suçlarla ilgili olarak sivil mahkemelerce yargılanmasına ilişkin CMK düzenlemesi” üzerinden kopardığı gürültü bugün bizleri şaşırtmamaktadır. 
Öte yandan darbecileri yargılıyoruz, ülkenin demokratikleşmesi uğrunda çaba harcıyoruz, devlet içinde çeteleşmeyi çözeceğiz söylemiyle propaganda yapan fakat gerçek sanıkları asla yargı önüne çıkarmayan AKP iktidarı da bu korkuyu beslemekte, askeri diktanın güçlenmesine bu nedenle katkı sağlamaya devam etmektedir.
Birinci davanın başlangıcında da vurguladığımız üzere mevcut iktidar, kontrgerillayı tasfiye niyetinde değildir çünkü kendisine şiddetle ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle dokunulmazlara temas etmekten özenle kaçınmakta, meseleyi dar bir çerçevede tutmayı tercih etmektedir.
Birinci davanın görülmeye başlandığı 20 Ekim 2008 tarihinden ikinci davanın görülmeye başlandığı 20 Temmuz 2009 tarihine kadar ülkede yaşanan gelişmeler, AKP’nin ülkede demokratikleşmeden çok açık faşizm koşullarını yarattığını, totaliter bir yönetimi besleyip büyüttüğünü göstermektedir.
Bu süre zarfında bütün demokratikleşme söylemlerine inat, aralarında KESK yöneticilerinin, DTP üyelerinin ve hatta çocukların da bulunduğu “onlarca” kişi çeşitli gerekçelerle tutuklanarak ya da ceza alarak cezaevlerine konulmuş ve muhalif düşünce ve sesler bastırılmaya çalışılırken, kamuoyunun darbe hazırlıklarıyla tanıdığı dönemin kuvvet komutanları Özden Örnek, Aytaç Yalman ve İbrahim Fırtına 2. davanın sanıkları arasında dahi yer almamıştır. Üstelik de iddianamede “Yakamoz" ve “Eldiven" kod adlı darbe planları ismen yer almasına, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek'in günlüklerinin bahsinin geçmesine ve kuvvet komutanlarının darbe planları içinde yer aldığının belirtilmesine karşın…
Dün ayrıcalıklı olanlar bugün de kayırılmaktadır. “Onlarca” insanın hastalık veya yaşlılık nedeniyle cezaevlerinde ölümü beklemesine ve pek çok insanın da yaşamını yitirmesine karşın 3 kez ağırlaştırılmış müebbet ve 129- 219 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması istenen, hakkında kuvvetli şüphe ve tutuklama nedenleri bulunan Hurşit Tolon’un, GATA tarafından düzenlenen “sahte” sağlık kurulu raporlarıyla tahliye edilmesi, bu ayrıcalığın apaçık yansımalarından sadece biridir.
Mevcut siyasi iktidarın, Kürt meselesini çözme, yoksulluğu bitirme, demokratikleşmeyi gerçekleştirme iddiaları da boş birer söylem ve yanılsamadan öteye geçmemektedir.
Zira Anayasa’nın geçici 15. maddesi, Özel Kuvvetler Komutanlığı, Askeri bürokrasi ve güç pazarlıkları, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri -gerçek adıyla DGM’ler- halen yerli yerindedir.
Ergenekon dosyalarında, sanıkların ve suçların önemli bir bölümü yargılama dışı bırakılmaktadır.
Mağdurlardan bahsedilmemektedir.
Gazetecilerden, işkence konusunda sabıkalı emniyet müdürlerine, generallerden eski belediye başkanlarına kadar oldukça geniş bir sanık profili olan bu ikinci davanın, ilkiyle birleştirilmesi yönünde haklı olarak bir beklenti mevcuttur. Zira bu iki davada yargılananların aynı örgüte üye oldukları iddia olunmaktadır.
Soruşturmayı yürüten savcılara, davaya bakan hâkimlere ama en çok da bu örgütün yargılanan-yargılanmayan tüm üyelerine hatırlatmak isteriz ki işlenmiş suçların, faillerin ve mağdurların listesi, bu ülkenin halklarının belleğinde saklıdır.
Gerçekler; BOTAŞ kuyularıyla, mağaralarda bulunan kemiklerle, yakınlarını arayan kayıp analarıyla gözümüzün önündedir.
Her türlü eksikliğine ve iktidarı elinde bulunduranların niyetlerine karşın Ergenekon davası dosyalarında yer alan belgeler ve tanıklıklar, Türkiye yakın tarihinin karanlık sayfalarına ışık tutan kaynaklardır. Bu belgelerin ve tanıklıkların doğru bir biçimde değerlendirilebilmesi ise biz hukukçuların davaları takip etmesi ve kamuoyunu bilgilendirmesi ile mümkün olabilecektir.
Bu çerçevede, Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi olarak, birinci Ergenekon dosyasında olduğu gibi ikinci dosyada da yargılamanın takipçisi olacağımızı kamuoyuna duyururuz.

 
Genel Merkez Basın Açıklaması 9.7.09
Sayı:2009.07.03bsn


Basına ve Kamuoyuna
Vahşi Kapitalizmde Köle Tüccarlığı "Özel İstihdam Büroları"

Kapitalizmin krizi derinleştikçe; emekçilere karşı vahşeti de yeni boyutlar kazanıyor.

Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu'nun 3 Kasım 2008 tarihli raporunun 7. maddesinde yer vererek hükümete ilettiği 'Özel İstihdam Büroları aracılığı ile Dönemsel Çalışmanın Yasalaştırılması' talebi AKP hükümeti tarafından kabul edilerek 5920 Sayılı torba yasa ile yerine getirildi.

Bizler biliyoruz ki, her faşist düzenlemeye, her saldırı operasyonuna, her türlü gerici uygulamaya kamuyu manüpile edici isimler koyma kurnazlığı bu yasada da gösterildi. Ücretli köle tüccarlarının adı 'Özel İstihdam Bürosu', işçinin yaptığı işin adı da 'Mesleki Anlamda Geçici İş İlişkisi' oldu. Sermaye sınıfı krizden, yoksulluktan, açlıktan, çaresizlikten sermaye elde etmek, açlığı ve çaresizliği kullanarak birikimini hızlandırmak istiyor.

Bu amaçla çıkarılan yasa ile neler yapılacak?

Özel İstihdam Büroları, işçilerle iş sözleşmeleri yapacak ve işçiyi talep eden herhangi bir patrona devredecek. Bunun anlamı, işçi kendini özel istihdam bürosu denilen ücretli köle ticarethanesine, iş sözleşmesi adı altında emeğini satacak; o da işçiyi çalıştıracak patrona 'devir' adı altında geçici ve güvencesiz olarak kiralayacak. Ücretli köle tüccarı bu işlemden komisyon adı altında alacağı bir bedeli, cebine indirecek.

Bu yasa ile işçi sınıfının tarihsel olarak büyük mücadele ve bedeller ödeyerek elde etmiş olduğu, bir takım haklar ortadan kalkacaktır. Gerek İş Kanununda gerekse de bireysel iş hukukunda kısmen de olsa uygulanan birçok bireysel hak, sekiz saatlik çalışma, kıdem tazminatı, fazla mesai ücreti ve haftalık ve yıllık izin gibi bazı temel haklar uygulanamayacaktır. Yine İş Kanununda tanımlanan Asıl işverenin taşeron ile olan müşterek ve müteselsil sorumluluğu da ortadan kaldırılacaktır. Patronların iş güvencesi olmayan işçi çalıştırma oranı yükselecek, sendikasızlaştırma hızlanacak, işçilere sürekli iş ve mekan değiştirilerek grev ve toplu sözleşmelerden doğan haklar fiilen uygulanamaz hale getirilecektir. Bugün zaten dibe vurmuş olan insanca yaşam hakkı tamamen ortadan kalkacak, patronlara işçiyi istedikleri gibi kullanma, ezme, daha derinlemesine sömürmesine neden olacaktır. Bu şekilde çalışan işçinin kıdem tazminatı, sosyal güvenlik hakkı gibi temel hak ve taleplerinin hangi patron tarafından karşılanacağı da belirsiz içinde olacaktır. İşçilerin sürekli mekan ve iş değiştirmesine bağlı olarak işçiye verilecek eğitimlerin azalması nedeniyle iş kazaları artacaktır.

Bu tarz çalışma hayatına ülkemiz Tuzla tersaneleri örneğinde tanıktır. Tarif edilen çalışma şartlarının uygulandığı ‘bu ölüm havzasında’ daha dün Hüseyin Kırgül isimli bir işçi öldü ve bir işçi de ağır yaralıdır. Ve bugün bu havzada ölüm sayısı 100’ü geçmiştir.

Açlık, yoksulluk ve örgütsüzlükle terbiye edilmeye çalışılan işçiler, yasanın kendilerine tanıdığı her türlü hakkı, işten atılma korkusuyla zaten kullanamıyorlardı. Bu yasa ile bu haklarını artık hiç kullanamayacaklar. İşçiler, özel istihdam bürosu denilen tüccara, mevcut yasanın kendilerine tanıyor göründüğü her türlü haktan fiilen vazgeçeceklerdir.

Çağdaş Hukukçular Derneği olarak, egemenler tarafından uygulanan her türlü sömürü ve baskı politikasına karşı verilecek mücadele de işçilerin, ezilenlerin yanında olacağımızı yineliyoruz.

Sömürü kanıksandı, yoksulluk kitleselleşti.

Yoksulluk ve açlık kanıksandı; şimdi kölelik dayatılıyor.

Gericiliğin her zaferi tarihsel yenilgiyle malüldür. Bu gerçeği onlara göstermek işçi sınıfının elindedir.

Saygılarımızla. 09.07.2009

 
İstanbul Şube 2 Temmuz Miting 09

SİVAS KATLİAMINI UNUTMADIK UNUTTURMAYACAĞIZ!
DEVLETİN ALEVİSİ OLMAYACAĞIZ!
 
Madımak otelinden alevlerin yükselmesinin üzerinden tam 16 yıl geçti. İnsan olanın öfkeyle kızgınlıkla izlediği bir katliamın anıtı oldu Madımak. Anadolu’nun ilerici aydınlıktan yana insanları, şairleri, tiyatrocuları ve semah dönmeye giden canlar kendi öz kültürümüzü yaşamaya, yaşatmaya gitmişlerdi Sivas’a, Pir Sultan diyarına. Şenliklerden önce Sivas’ta dağıtılan bildiri halkı “cihada” çağırıyordu. 2 Temmuz günü saldırgan güruh önce Kültür Merkezine saldırdı, burada barikatlar kurulup saldırıya cevap verilince, yönlerini bu kez Madımak Oteli’ne doğru çevirdiler. Burada sayıları git gide artan saldırgan güruha karşı ne asker ne polis herhangi bir önlem almadı. Otelin etrafı sarılmaya başlandı ve devletin tüm birimlerinin gözü önünde yaklaşık 8 saat mahsur kaldıkları Madımak Otelinden cansız bedenleri dışarı çıkartıldı. Devletin tüm birimlerince günler öncesinden haber alınan ve göz göre göre katliama izin verilen bir gün yasadı Sivas. Tıpkı Maraş ve Çorum gibi.  Devletin bu seferki katliamda kullandığı güç ise yine bir kotrgerilla örgütlenmesi olan siyasal islam’ın temsilcileriydi.
 
UNUTMAK TEKRAR TEKRAR YANMAKTIR…
Anadolu ve Mezopotamya tarihi katliamlar ve direnişlerle beraber anılmıştır. Zulmün olduğu her yerde ona direnenlerde mutlaka vardı ve hep var olacaklar. Bu topraklarda katliamlar güncel bir tehlikedir. Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, 19 Aralık hapishaneler ve Ümraniye bunların başında gelenleridir. Bir yandan açılımdan bahsedip diğer yandan Kürt halkının üzerine bombalar yağdıran, sendikalara saldıran, toplumu terörle mücadele yasalarıyla, gözaltılarla boyun eğdirmeye çalışanlar, krizin teğet geçeceğini söyleyip, halkı her geçen gün yoksullaştıran, işsizliğe sürükleyen ve provokasyonlar örgütleyenler aynı zihniyetin ürünüdür.
 
Aleviler ölülerinin değil dirilerinin peşinden yürüyor. Yolumuz özgürlüğün, adaletin,  halkların kardeşliğinin, eşitliğin, yoludur
 
Yüz yıllardır katliamlarla, asimilasyonla yok edemedikleri Alevileri, Aleviliği katlederek yani devletin Aleviliğini ve alevisini yaratarak yapma projesini AKP üstlenmiştir. Bu senaryolar karşısında bu ülkenin alevisi, kürdü, lazı, ermenisi, çerkezi… ezileni, horlanani kısaca ötekileştirileni olarak açılım kandırmacalarına kanmayacağız. Bizler demokratik mücadele ile kazanımlar elde edeceğimizi biliyoruz. Bunu yolu da kendi gücümüze güvenmekten geçiyor. 9 Kasım mitingi bunun en belirgin ve güncel örneğidir. Kazanılan talepler vardır ve devlet bu taleplerimizi kabul etmek zorundadır. Uluslar arası ve ulusal hukukta kazanılan Zorunlu Din dersleri davalarının sonuçlarını uygulamak zorundadır.  Kazandığımız ve kazanacağımız haklarımızı kimse  lütfü olarak göstermeye kalkmasın, yanılırlar.
 
Yol bellidir.
Mücadele ederek kazandık mücadele ederek kazanacağız. 9 Kasım mitingi bir gerçeğin ete kemiğe büründüğü gündür. Artık kimse Alevileri eskisi gibi beklemesin, bizim yolumuz özgürlüğün, adaletin,   halkların kardeşliğinin yoludur. Bizim yolumuz özgür, adil ve eşit bir ülkenin yoludur. Bu nedenle taleplerimizi tekrar haykırıyoruz.
 
Sivas Katliamında Sorumluluğu Olan Dönemin Tüm Yetkilileri Yargılanmalı,
Madımak Oteli Müze Olmalı,
Din Derslerine Son Verilmeli,
Diyanet İşleri Kaldırılmalı,
Kimliklerden Din Hanesi Çıkarılmalıdır.
 
Kürt Sorunu Demokratik Yollarla Çözülmeli,
Operasyonlar Durdurulmalı, 
Hapishanelerdeki Tecrit Ve İşkenceler Son Bulmalı,
Ezilen Emekçi Halklardan Yana Özgür, Demokratik ve Toplumcu Bir Anayasa Hazırlanmalı,
Örgütlenme Hakkı Üzerindeki Baskılar Son Bulmalıdır.
 
Taleplerimizi haykırmak ve Sivas Şehitlerimizi unutmadığımızı göstermek için tüm halkımızı 2 Temmuz perşembe günü saat 16:00’da Kadıköy Tepe Nautilus önünde buluşmaya çağırıyoruz.
 
UNUTMAK İHANETTİR!
SİVAS ŞEHİTLERİ ÖLÜMSÜZDÜR!
SİVAS KATLİAMININ SORUMLUSU DEVLETTİR!
SİVASIN IŞIĞI SÖNMEYECEK!
2 TEMMUZ’UN HESABINI SORMAK İÇİN ALANLARA!
2 TEMMUZ’DA ALANLARA! İNSANLAŞMAYA!
2 TEMMUZ İSTANBUL TERTİP KOMİTESİ
 
DESTEKLEYENLER:

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) – Pir Sultan Abdal Kültür Derneği – Anadolu Kültür ve Araştırma Derneği (AKA-DER) -  Boğaziçi Alevi Kültür Derneği – Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu (BDSP) – Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) – Çekmeköy Yurttaş Girişimi -  Devrimci Alevi Komitesi – Demokratik Halklar Federasyonu (DHF) – DİSK – DTP İstanbul İl – Divriği Kültür Derneği – Emekçi Hareket Partisi (EHP) – Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP) – Halkevleri – Halk Cephesi – Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği – İHD İstanbul – Kaldıraç -  KESK Şubeler Platformu – Kerbela.Biz -  Koçgiri Kültür Merkezi Girişimi -  Özgür Demokratik Alevi Hareketi – Partizan – Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP) – Taşdelen Hacı Bektaş-ı Veli Kültür Derneği – TUDEF – Türkiye Komünist Partisi (TKP) – TMMOB İKK – Tohum Kültür Merkezi

 
İstanbul Şube Sergi 09



“1 MAYIS’TAN ÖĞRENMEK

ÖĞRENMEK İŞÇİ SINIFINDAN”

Selanik’ten, İstanbul’a 1909-2009 Bir Mayıs’ın 100. yılı

Fotoğraf Sergisi


Biz, bu fotoğrafları çekenler; bu sergiyi gezenlerin Chicagolu işçi August Spies’in ölüm cezasıyla yargılandığı mahkemeye söylediklerini de düşünmesini istiyoruz:

"Eğer bizi asarak, tahakküm altındaki milyonların, sefalet içinde çalışan ve kurtuluşu arzulayan, kurtuluşu bekleyen milyonların bu hareketini, isçi hareketini ezebileceğinizi umuyorsanız -eğer düşünceniz buysa, o zaman asın bizi! Burada bir kıvılcımı ezeceksiniz, ama şurada, burada veya orada, arkanızda ve önünüzde ve her yerde alevler yükseliyor. Bu ateşi asla söndüremezsiniz".

1 Mayıs fotoğraf sergisi 27 Haziran cumartesi günü saat 18.00’ de Beyoğlu ÇHD. Sergi salonunda açılıyor.

ÇHD. (Çağdaş Hukukçular Derneği) sergi salonunda kokteylle açılacak olan sergi

27 Haziran-03Temmuz 2009 tarihleri arası izlenebilecek.

Daha sonra Bakırköy, Kadıköy, Kartal, Avcılar’ da Açık alan sokak sergisi olarak gezecek..

23 Temmuz-31 Temmuz 2009 tarihlerinde Taksim Karşı Sanat’ta sergilenecek.

25 Temmuz saat 18.00 de Sergi katılımcılarına ve katkıda bulunanlara sertifika töreni ve Sergi değerlendirme toplantısı yapılacaktır.

Serginin amacı; Türkiye’de 1 Mayısın 100. yılı nedeniyle yapılan kutlamalar. Bu amaçla belgesel bir proje olarak başlatılan bu çalışmaların gelenekselleştirilmesi düşünülmüştür. 2008 yılında ÇHD ve REDFOTOĞRAF tarafından hazırlanan “İşgal İstanbul’u Mayıs 2008 “ sergisinin gördüğü ilgi üzerine daha kapsamlı ve kollektif bir çalışma olması düşünülmüştür.

- Seçici kurul, ön eleme yaparak birbirlerine çok benzeyen ve teknik açıdan çok yetersiz fotoğrafları elemiştir. Böyle olmakla birlikte tüm fotoğraf yollayanların sergide yer almasına çalışılmıştır.

Önümüzdeki yıllarda ulusal ve uluslararası boyutlarıyla İşçi sınıfının önemli tarihi olan

1 mayısları araştırma / dökümantasyon toplanması ve Belgesel sinemanın, Yazar ve çizerlerin katılarak daha kurumsal bir yapıya kavuşturulması önerilmiştir. Görsel arşiv çalışmalarıyla belgeselleştirmek için neler yapılabileceği yönünde önerilerde bulunulmuştur. Zaman içinde bunlar toplumla ve kurumlarla paylaşılacaktır. Bu konuda rapor hazırlanacaktır.

- Bu yıl Fransa’dan Mattieu Chazel ve İngiltere’den Benjamin Hiller isimli iki gazeteci de sergimizde yer almaktadır. 1 Mayıs’ta yurt dışında bulunan arkadaşımız Çağla Cömert de misafir olarak Viyana’dan fotoğrafla sergimize katılarak iki ülke arasındaki farklı yaklaşımı göstermekte.

Ayrıca heykeltıraş Erim Bayrı Metal levha üzerine yaptığı çalışma ile destek vermektedir.

Seçici kurulda yer alan;

Fahrettin Erdoğan: DİSK Basın yayın ve halkla ilişkiler dairesi müdürü,Feyyaz Yaman:Karşı Sanat Galerisi, Metin Yeğin:Belgesel sinemacı,Özcan Yaman: Fotoğrafçı,Özcan Yurdalan:Fotoğrafçı,;Taylan Tanay:Avukat (ÇHD.İst Şube başkanı),Tevfik Taş:Yazar (TYS.Türkiye Yazarlar Sendikası Sekreteri)

Akman Şimşek : Kesk Örgütlenme Sekreteri,Ali Öz : Foto muhabiri,Erol Ekici: Genel iş Sendikası, Genel Başkanı; Rasim Öz :Avukat

Fotoğrafların baskılarını yapan ve gezici standları hazırlayan Atölye Alaturka’ya ve

Karşı Sanat Çalışmalarına,

Sergi katılım duyurularımızı yapan Evrensel gazetesine

Sergi metnimizi yazarak katkısını esirgemeyen Tevfik Taş’a

Toplam 52 kişinin 260 fotoğrafla katıldığı serginin hazırlanmasında bize destek

Veren kişi ve kurumlara sesimize ses kattıkları için teşekkürler…

YAŞASIN 1 MAYIS

22 Haziran 2009

Saygılarımızla

Av.Taylan Tanay (ÇHD.Çağdaş Hukukçular Derneği)

Özcan Yaman ( REDFOTOĞRAF)

ÇHD:0212.245 04 40

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır chd.İ Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

ÇHD. Çağdaş Hukukçular Derneği

Meşrutiyet caddesi Ravanda iş merkezi no :35 Beyoğlu – İstanbul.

Sergi katılımcıları:

Ahmet Şık

Alaattin Timur

Ayşen Tunalı

Aziz Genç

Barış Sever

Benyamin Hiller

Çağla Cömert

Deniz İlgün

Deniz Kocak

Erbil Köker

Erim Bayrı

Emre Tansu Keten

Eylem Lodos

Ezel Urul

Fulda Bol

Galip Varoğlu

Hasan Üstün

Kerem Uzel

Kıvılcım Çağlıer

Matthieu Chazal

Mehmet Kaçmaz

Mine Polat

Mustafa Aykara

Nar Photos

Nesrin Demircan

Nihat Karadağ

Oktay Gülağacı

Onurkan Avcı

Onur Metin

Özcan Yaman

Özlem-Öznur Gümüşkaya

Paşa İrmek

Polat Çağlayan

Pınar Turhan

Sadık Güleç

Sami Kızıltan

Saner Şen

Serra Akcan

Selda Bozbıyık

Selçuk Alp

Selçuk Kuru

Sevil Üzrek

Şaban Dayanan

Şakir Sağlam

Ufuk Koşar

Ulaş Gürpınar

Ulaş Tosun

Yasemin Yıldız

Yusuf Aslan

Yürüyüş Dergisi

Zeynep Kuray

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 11 - 20 of 271