ÜyeFormu

Hoşgeldin Ziyaretçi.






Parolamı unuttum
Üye değil misiniz? Üye Olun
Aktivasyon mailiniz gelmedimi? tekrar isteyin?

Site İçi Arama

Ana Sayfa
Genel Merkez Basın Açıklaması 26.6.09

Polis tarafından vurularak öldürülen Çağdaş GEMİK’in, ailesi ve yakınlarına polis saldırısı. 15 kişi gözaltında.

Bugün 26.06.2009.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1987 yılında “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme”yi kabul etmesi ve 1997 yılında ise bu sözleşmenin yürürlüğe girdiği gün olan 26 Haziran’ı “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etmesinin 12. Yıldönümü.
Geçen yıllarda ülkemizde kolluk şiddeti sona ermediği gibi, ölümle sonuçlanan olaylarda –nadiren- açtırılması başarılan davalara karşı tahammülsüzlük artık fiili saldırıya dönüşmüş durumda.
Bugün Antalya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan davada, tahliyesini talep eden Önleyici Hizmetler Şubesi'nde görevli tutuklu polis memuru Mehmet Ergin’in “Benim içim rahat, görevimi yaptım” beyanına, davaya müdahil olarak katılan maktûl Çağdaş Gemik’in ailesinden bir kişinin tepki göstermesi üzerine başlayan gerginlikte, mahkeme başkanı tarafından “bağıranları gözaltına alın” talimatı verilmiştir.
Mahkeme Başkanı’nın bu ölçüsüz talimatının “duruşmanın düzenini sağlamak” kavramı ile ilişkilendirilmesi mümkün değildir. Çünkü bu sırada duruşma zaten sona ermiş ve tutuklu polis memuru görevli Jandarma personeli tarafından salondan çıkarılmıştır.
Hâkimin talimatını “bir intikam ve gözdağı” fırsatı olarak değerlendirdiği anlaşılan görevli/görevsiz polis memurları, duruşma salonunda bulunan ailenin etrafını sarmış, salonda ve koridorlarda şiddet uygulamış, gaz kullanmış ve aileyi döverek gözaltına almıştır.
12 kişisi Gemik’in ailesinden 3 kişisi izleyici olmak üzere toplam 15 kişi dövülerek gözaltına almıştır. Çağdaş Hukukçular Derneği Antalya Şube Sekreteri Avukat Ayçin Turna saldırıya uğramıştır. Yaralanmış olan baba Haşim Gemik şikâyette bulunması üzerine savcı talimatıyla gözaltına aldırılmıştır.
Bu tahammülsüzlük, Çağdaş’ın ölümüne neden olan iklimin devamıdır.
Vurmak, yaralamak öldürmek ama asla suçlanmamak isteyen kolluk, yargılanmaya tahammül gösterememektedir. Bu gibi davaları, tutuklu arkadaşlarının şahsında “kendilerine yapılmış bir saldırı” kabul eden kolluk amir ve memurları durdurulmalıdır.
Hâkim ve savcıların bu iklimi sürdürecek tutum ve davranışlardan kaçınması zorunludur.
Maktûl Çağdaş GEMİK’in ailesi ve yakınları serbest bırakılmalı, bugün kendilerine saldırıda bulunan kolluk görevlileri hakkında adli ve idari soruşturma başlatılmalıdır.
Bugüne kadar cezasızlık sayesinde beslenip geliştiği unutulmaması gereken sistemli “KOLLUK ŞİDDETİ” canavarına artık dur denilmelidir.
Bunun yolu dava ve duruşmalarını takip eden mağdur ve maktul yakınlarını dövmek, gözaltına almak, dava açarak yıldırmaya çalışmak değil, sorumluların etkili ve hızlı bir adli işleyişle cezalandırılmasını sağlamaktır.
Maktûl Engin ÇEBER’in ablasına duruşma salonu içerisinde gerçekleştirilen taciz, maktûl Baran TURSUN’un babasına yöneltilmiş bir dizi soruşturma ve kovuşturma, bugün Maktûl Çağdaş GEMİK’in ailesine yapılan saldırı ile birlikte düşünülünce, aynı işkence ve yaşam hakkı ihlali gibi, davalara tahammülsüzlüğün de sistematik hale gelmeye başladığını göstermektedir.
Bizler gerek bu davaların, gerekse mağdur ve maktûl yakınlarına yönelik şiddet ve yıldırma girişimlerinin takipçisi olacağımızı duyurur, tüm basın ve kamuoyunu bu saldırı üzerinden kolluk şiddeti karşısında duyarlılığın arttırılmasına çağırırız.
Saygılarımızla.


İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi
Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Merkezi
Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Merkezi

hürriyet gazetesindeki haberin fotoğraflarını görebilmek için linke bakınız
http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/galeridetay.aspx?cid=24101&rid=2
 
İstanbul Şube Basın Açıklaması 25.6.09

ADLİ TIP RAPORUNA RAĞMEN SERBEST BIRAKILMAYAN

GÜLER ZERE ÖLÜME TERK EDİLİYOR

 

Ülkemizde 19–22 Aralık 2000 tarihinden bu yana, F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevleri başta olmak üzere, benzeri diğer cezaevlerinde, tutuklu ve hükümlülerin tek kişilik veya küçük gruplu hücrelere yerleştirildiği, diğer tutuklu ve hükümlülerden yalıtıldığı bir infaz modeli uygulanmaktadır.

Islah/tretman adı altında geliştirilen ve uluslararası sözleşme, standart ve uygulamalara aykırı olan bu uygulama nedeniyle, temel ve vazgeçilmez hakların kısıtlandığı ve hatta kimi zaman tamamen ortadan kaldırıldığı açık bir olgudur.

Bu model, tutuklu ve hükümlülerin en başta bedeni ve ruhi yapılarında, yani sağlıklarında, onarılmaz yaralar açmaktadır. Bu cezaevi modelinin uygulandığı dönem içerisinde yüzlerce tutuklu/hükümlü infaz sistemi kaynaklı ciddi ve kalıcı sağlık sorunlarına tutulmuştur. Bu tutuklu/hükümlüler aynı zamanda yeterli ve etkili tedavi sürecinden de yoksun bırakılmıştır.

Siyasal iktidarca sergilenen bu anlayış bugün GÜLER ZERE isimli 37 yaşındaki siyasi-kadın hükümlüyü ölüme terk etmiş durumdadır. Elbistan Kapalı Cezaevinde tutulmaktayken sağlık sorunlarını infaz idaresine defaatle bildirmesine karşın, hekim ve hastane olanaklarından yoksun bırakıldığı için kanser hastalığına yakalandığı geç teşhis edilmiştir. Hastalığının geç teşhis edilmesindeki kayıtsızlık tedavi sürecinde de sürmüştür. Tedavi ve bakım için Çukurova Üniversitesi Balcalı Araştırma Hastanesine sevk edilmesine rağmen, mahkûm koğuşunda yer ve sıra bulunmaması gerekçeleriyle tedavisine başlanmamıştır. İlgili C.savcılığı nezdinde yapılan başvurular sonunda tedavisine başlandığında ise sağlık tablosu açısından artık geri dönülemez bir noktaya gelindiği anlaşılmıştır.

 

Güler ZERE’nin avukatları tarafından ilgili infaz savcılığına, müvekkillerinin cezaevinde tutulması halinde yaşamını yitireceği, etkili ve yeterli tedavi koşullarının sağlanması için infazının ertelenmesi talebinde bulunulmuştur. Adana C.Başsavcılığı bu talep üzerine Çukurova Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalından rapor istemiştir. 22.06.2009 tarihinde hazırlanan raporda;

“Evre 4 malign oral kavite karsinomu nedeniyle ağır özürlü sayıldığı YAŞAMININ AĞIR RİSK ALTINDA OLDUĞU, şahsın bir başkasının bakım ve gözetimine muhtaç olduğu,

Radyoterapi de içerecek yoğun ve ağır bir tedavi gerekebileceğinden bu koşulların sağlanabileceği bir sağlık kuruluşunda tedavi ihtiyacı olduğu CEZAEVİ KOŞULLARINDA BU BAKIM VE TEDAVİNİN SAĞLIKLI OLARAK YERİNE GETİRİLMESİNİN MÜMKÜN OLMADIĞI,

Belirtilen nedenlerle İYİLEŞİNCEYE KADAR HAPİS CEZASI İNFAZININ ERTELENMESİNİN uygun olacağı…” belirtilmiştir.

 

Bu rapor aynı gün Adana C.Başsavcılığı’na gönderilmiş ancak GÜLER ZERE hala serbest bırakılmamıştır. Oysa 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun’un 16. maddesi uyarınca cezanın amacı dışında etki yaratabileceği anlaşılan hallerde infazın geri bırakılacağı düzenlenmiştir. Maddenin 2. fıkrası uyarınca tıbben tedavisine olanak bulunmayan veya tedavisi uzun sürebilecek bir takım hastalıklar halinde cezanın hastane mahkûm koğuşunda infazı, hükümlünün hayatı için kesin bir tehlike oluşturuyorsa cezanın infazı geri bırakılacaktır. Çukurova Üniversitesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı tarafından hazırlanan rapor Güler ZERE açısından infazın ertelenmesi koşullarının bulunduğunu belirtmektedir.

Açık yasa maddesi ve hazırlanan rapor gözönüne alındığında Güler ZERE’nin serbest bırakılması gerekmektedir. Aksi tutumun yeni bir ölüme yol açacağı ve bunun sorumlusunun  da siyasal iktidar olacağını kamuoyuna duyuruyoruz.

Saygılarımızla.

 
İzmir Şube ortak basın açıklaması 26.6.09
Basına ve Kamuoyuna

İşkence, insan hakları ve insancıl hukuk tarafından yarım yüz yıldan bu yana tutarlı biçimde ve mutlak olarak yasaklanmıştır. Öyle ki, bu yasak olağanüstü hal  ve savaş zamanı da olmak üzere hiçbir istisna kabul etmez. Bu nedenle de işkenceyi yasaklamak, tıpkı köleliğin yasaklanması gibi insanlığın aydınlanma ve modernleşme serüveninin en ayırt edici özelliklerinden biri olmuştur.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1987 yılında “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme”yi kabul etmesi ve 1997 yılında ise bu sözleşmenin yürürlüğe girdiği gün olan 26 Haziran’ı “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etmesiyle işkencenin yasaklanması ve önlenmesi yönünde sürdürülen mücadele önemli bir aşama kat etmiştir.

Bununla birlikte işkence, günümüzde maalesef dünyanın pek çok ülkesinde devletler tarafından toplumlara karşı insanlık dışı bir cezalandırma-yıldırma aracı olarak kullanılmaktadır. Uluslararası insan hakları örgütlerinin hazırladığı raporlar, işkencenin sadece askeri diktatörlüklerde ve otoriter rejimlerde değil “demokratik” ülkelerde de uygulandığını ortaya koymaktadır. Özellikle, 11 Eylül 2001 sonrası yaşanan süreçte “teröre karşı güvenliği sağlama” gerekçesiyle işkenceyi meşrulaştıran ve işkencecileri koruyan tutum ve politikalar tüm dünyaya egemen olmuştur. Bu çerçevede işkencecilerin otoritelerce cezasız bırakılması, işkenceyi mümkün kılacak yasal düzenlemelerin yapılması, işkence yöntemlerini geliştirmek üzere bilim ve teknolojiden, bilhassa da tıbbın ve psikiyatrinin olanaklarından yararlanılması, işkence eğitiminin yanı sıra işkence aletlerinin üretim ve ticaretinin legal bir sektör haline getirilmesi üzüntü ve kaygı vericidir.

Dünya çapındaki bu olumsuz tablonun oluşumunda elbette Türkiye’nin de katkı ve payı bulunmaktadır. Her ne kadar son yıllarda bazı önemli uluslararası sözleşmeler imzalanmış ve TBMM onayından geçerek yürürlüğe girmiş, iç hukukta uluslararası standartlara uygun kimi reformlar yapılmış ise de, özellikle 2005 yılından itibaren yasal düzenlemelerde ve uygulamada insan haklarını erozyona uğratan bir dizi gelişme gerçekleşmiştir. Bu çerçevede işkence, Türkiye’de özelliklede son dönemlerde ağırlık kazanan bir sorun olarak gerçekliğini korumaktadır.

Özellikle Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nda yapılan değişiklik sonrasında sıradan polis karakollarında, jandarma birimlerinde, açık alan ve sokaklarda, gösteri ve yürüyüşlere müdahale sırasında işkence ve kötü muamele uygulamalarının nicelik ve şiddetinde ciddi bir artış gözlemlenmiştir.

İşkence ve kötü muamele gördüğü gerekçesiyle TİHV’in Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezlerine başvuran kişi sayısı 2006 yılında 337 iken, bu sayı 2007 yılında 452’ye çıkmıştır. 2008 yılında 425 olan başvuru sayısı 2009 yılın ilk beş ayında ise 163 kişi olmuştur. 2007 yılında başvuran 452 kişinin 320’si aynı yıl içinde işkence gördüğünü beyan ederken, bu sayı 2008 yılında 269, 2009 yılı ilk beş ayında ise 74 kişi olmuştur.

İHD’nin yıllık hak ihlali raporlarına göre işkence ve kötü muamele vaka sayısı 2007 yılında 687 iken, bu rakamın 2008 yılında 1546’ya yükseldiği görülmektedir. 2008 yılında yaşanan mağduriyetlerin 448’i gözaltında, 333’ü ise cezaevinde gerçekleşmiştir.  

TİHV Dokümantasyon Merkezi’nin verilerine göre 2008 yılında gözaltı merkezlerinde 8 kişi, cezaevlerinde 39 kişi yaşamını yitirirken 2009 yılının ilk beş ayında cezaevlerinde yaşamını yitiren kişi sayısı 11’dir.

Elbette aktarılan bu veriler Türkiye’deki işkence gerçeğinin bizim tarafımızdan saptanabilen yanını göstermekte, aslında çok daha büyük olan gerçek boyutunu yansıtmamaktadır.

Verileri daha da ayrıntılı olarak değerlendirdiğimizde en yüksek değerleri gösteren işkence ve kötü muamele yöntemleri (kabadayak), başvuruların aldıkları fiziksel tanılar (iç organ yaralanmaları, kırık, çatlak gibi ciddi iskelet sistemi hasarları) ile 2007 ve 2008 yıllarında karakollarda, açık alan veya sokakta işkence ve kötü muamele gören başvuru sayısının yüksekliği arasında doğru orantılı bir ilişki görülmektedir. Bu ilişki bize Türkiye’de son zamanlarda işkencenin bilgi alma ihtiyacından çok otoriteyi tesis etmek, korku veya gözdağı vermek, cezalandırmak amacıyla yapıldığına işaret etmektedir.

Gerek 2008 yılında gerçekleştirilen Newroz ve 1 Mayıs kutlamaları sırasında,  gerekse 2009 yılında özellikle Diyarbakır, Hakkari başta olmak üzere güneydoğudaki bazı illerde gerçekleşen gösteriler sırasında, bilhassa da çocuk göstericilere yönelik olarak, güvenlik güçlerinin aşırı güç ve şiddet kullanımının sonuçları bu tespiti güçlendirmektedir. 23 Nisan 2009 tarihinde Hakkari’de özel harekat görevlisinin herkesin gözü önünde bir çocuğu dipçikle öldüresiye döverek ağır şekilde yaralaması, yaşanan pervasızlığın en çarpıcı örneklerinden biri olarak hafızalara kazınmış durumdadır. Yine yaşamını yitiren Engin Çeber’ in cezaevinde gördüğü işkence uygulaması, bu tespiti doğrulayan en vahim örneklerden biridir.

İşkence olgusunun bu denli ağır bir sorun olarak gerçekliğini korumasının nedenlerinin başında mevzuatta yapılan değişikliklerin yetersizliğinin yanı sıra yasa uygulayıcılarının algı ve zihniyetlerinin aynen korunuyor olmasıdır. Örneğin kişilerin gözaltına alınmalarına yönelik usuli işlemlerde yapılan bazı olumlu değişiklikler işkenceyi göreli olarak zorlaştırmasına karşın güvenlik güçleri kaçırma, resmi gözaltı işlemi olmaksızın özgürlüğünden alıkoyma vb. yöntemlerle resmi gözaltı birimlerinin dışında işkence ve kötü muamele uygulamaları yapabilmektedirler. Nitekim TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun İstanbul Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü hakkında hazırladığı raporda yer alan “Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü ile ilgili olarak, gerek Komisyonumuza ulaşan gerekse basında yer alan haberlerden bu tür benzer olaylar sonucunda, ilgili emniyet müdürlüğü görevlilerince, ilgili Cumhuriyet savcısına bilgi verilip onun talimatına göre kişilerin gözaltına veya gözlem altına alınmalarına yönelik usuli işlemlerin hukuka uygun olarak yapılması yerine, hukuka aykırı olarak, şahısların polis araçlarına bindirilerek sorgulanmalarının hatta cezalandırılmalarının tercih edildiği, bu işlemin idarî bir pratik haline getirilmeye çalışıldığı endişesi ve kanaati uyanmıştır.” [1] biçimindeki ifadeler de bu gerçekliği açıkça ortaya koymaktadır.

İşkencenin sistematik bir olgu olarak varlığını sürdürüyor olmasının bir başka önemli nedeni ise cezasızlıktır. İşkence iddialarının resen soruşturulmaması, yapılan soruşturmaların etkin ve bağımsız olmaması, işkence yapan kamu görevlilerinin yargılanması için izin sistemine başvurulması, savcı ve yargıçların sübjektif tarafsızlıktan uzak zihniyet yapıları, zamanaşımı ve ceza erteleme vb. nedenlerle işkence yapan kamu görevlileri cezasız kalabilmektedirler. 19 Aralık 2000 yılında Bayrampaşa Cezaevi’nde gerçekleştirilen cezaevi operasyonu nedeniyle haklarında dava açılan görevlilerin “zamanaşımı” zırhı ile korunmaları, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ı öldüren polisler hakkında verilen beraat kararının Yargıtay tarafından da onanması ve yine Baran Tursun’u ateş ederek öldüren polise yalnızca iki yıl bir ay “ceza” takdir edilmiş olması bu ülkedeki cezasızlık olgusunun boyutunu gözler önüne seren en önemli örneklerdendir. 

Bu çerçevede bir başka sorun alanı ise işkence gören kişiler hakkında açılan karşı davalardır. Polisin, herhangi bir biçimde güç kullandığı kişilerin, aslında kendilerine karşı mukavemette bulunduğuna ilişkin iddialar ve bunun sonucunda açılan davalar son yıllarda, bilhassa da PVSK’da yapılan değişiklerle birlikte rutin bir uygulama haline gelmiştir.

Güvenlik güçleri, gösteri ve yürüyüşlere müdahale, gözaltına alma işlemleri ya da adli görevi yerine getirme sırasında kişilerin direniş gösterdiği iddiasında bulunmaktadır. Böylece gerçekleşen işkence ve diğer kötü muamele biçimlerini meşru bir zor kullanmaya bağlayarak suçu örtbas etmeye çalışmaktadırlar. Bu gibi durumlarda genellikle işkence gören kişiler hakkında TCK m.265’e göre görevi yaptırmamak için direnme suçundan davalar açılmaktadır. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nün 2005-2007 verilerine göre 2007 yılında işkence (TCK m.94), ağırlaştırılmış işkence (TCK m. 95) ve zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması (TCK m.256) suçlarından 1.105 kamu görevlisi hakkında karar verilirken görevi yaptırmamak için direnme (TCK m.265) sucundan toplam 16.938 yurttaş hakkında karar verilmiştir. Kamu görevlileri aleyhine, belirtilen maddeler uyarınca açılan davaların sadece yaklaşık %36’sında mahkûmiyet kararı çıkarken; yurttaşlara karşı, güvenlik güçlerine görevlerini yaptırmamak için direndikleri iddiasıyla açılan davalarda ise 12.110 kişi hakkında mahkûmiyet kararı verilmiştir. Bu sayı, mukavemet iddiasıyla yargılananların yaklaşık %71’dir. Verilerin açıkça ortaya koyduğu üzere işkenceciler cezasızlık ile mükâfatlandırılırken, yurttaşlar üzerinde hem gördükleri muamele nedeniyle ve hem de davalar yoluyla ciddi bir baskı oluşturulmakta; korkutma, yıldırma ve cezalandırma yoluyla hak aramalarının önü dahi tıkanmaktadır.

Sonuç olarak karşı karşıya olduğumuz tablo vahimdir. Bugün ülkemizde yediden yetmişe, her yaştan, her cinsten, her meslekten, sosyal konumu, siyasî görüş ve inançları ne olursa olsun, bir suç işlesin ya da işlemesin herkesin, her zaman, her yerde hâlâ işkence görme riski vardır. Verilerin de gösterdiği gibi ülkede işkence uygulamalarında mağdur ve fail sayılarındaki artış dikkat çekicidir. Bu artışın sosyolojik olarak anlamı işkencenin kolektifleştiğidir. Zira işkence yapmak ya da görmek gibi insan onurunu zedeleyen ve bir bütün olarak toplum sıhhatini bozan bir deneyimin sayıca fazla insanın yaşantısına dâhil olması, işkencenin bir süre sonra normalleşmesine neden olmaktadır. Böylece işkence, artık toplum dışı bir edim olmaktan çıkıp bizzat toplumsal yaşamın bir parçası haline gelmekte, meşrulaşmaktadır.

“26 Haziran İşkence Görenler ile Dayanışma Günü” vesilesiyle bu ülkede işkencenin son bulması ve “sıfır hoşgörü” politikasının gerçeklik kazanması için insan hakları savunucusu kişi ve kuruluşlar tarafından yıllardır ısrarla ifade edilen ve biri diğerine herhangi bir öncelik taşımadan, ivedilikle yapılması gerekenleri ekte bir kez daha yinelemek istiyoruz.

Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi
Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği
İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi

EK - İşkencenin Önlenmesi için Hemen/Şimdi Yapılması Gerekenler:

1.     Sistematik ve merkezileştirilmiş veri toplanması: Yapılan yasal düzenlemelerin etkili bir şekilde uygulanması için kolluk kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları hakkında daha merkezileştirilmiş, etkili, güncel ve kişi bazında bilgi toplanmalıdır.

2.     İşkenceyi önleyici mücadele mekanizmalarının oluşturulması:
·         BM İşkenceye Karşı Sözleşme Seçmeli Protokolü TBMM yeni yasama dönemi çalışmaları başlar başlamaz hemen onaylanmalı ve Protokol’de önerilen niteliklere sahip, tarafsız ve bağımsız bir ulusal mekanizma oluşturularak tüm alıkonma yerlerine düzenli ve habersiz ziyaretler gerçekleştirilmelidir. Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme’nin Seçmeli Protokolü (OPCAT) 14 Eylül 2005’te imzalanmıştır. Bununla birlikte Protokol, insan hakları savunucularının her türlü çabasına karşın TBMM tarafından henüz onaylanmamıştır. Dahası, ilgili bakanlıklar bünyesinde mevcut kurulların bir ulusal mekanizmaya dönüştürülerek OPCAT gerekliliklerini “görüntüde” yerine getirmeye ilişkin yasa çalışmaları olduğu bilinmektedir. Bu durum OPCAT’ın hedeflediği bağımsızlığı güvence altına alınmış ulusal önleme mekanizmaları konusunda risk oluşturmaktadır.
·         Özlük hakları bakımından Cumhuriyet Savcısına bağlı olarak çalışacak adlî kolluk oluşturulmalıdır.
·         Şüphelilerin, polis ve jandarmadaki gözaltı süreçlerinin, ifade alma işlemi de dâhil olmak üzere, sesli ve görüntülü kayıtları alınmalıdır.
·         İnsan hakları ihlallerini izleyen insan hakları savunucuları, avukatlar ve gazetecilere yönelik baskı ve tacizlere son verilmelidir.

3.     İşkence iddialarının ivedilikle, bağımsız, tarafsız ve etraflıca soruşturulması:
·         İşkence ve kötü muamele iddialarının soruşturulması için bir şikâyet yapılması beklenmemeli, bu konuda yeterli şüphe olması durumunda kovuşturma başlatılmalıdır.
·         Kolluk kuvvetleri tarafından işlendiği iddia edilen insan hakları ihlallerine karşı derhal, bağımsız, tarafsız ve kapsamlı soruşturmalar yapılabilmesi için etkili şikâyet mekanizmaları geliştirilmelidir.
·         İşkence konusunda şikâyette bulunan kişiye, işkencenin fiziksel ve ruhsal izlerinin saptanabilmesi için Birleşmiş Milletler tarafından kabul gören İstanbul Protokolü prosedürü uygulanmalıdır.
·         Kolluk kuvvetleri tarafından gerçekleştirildiği işkence iddiaları karşısında hazırlık soruşturmaları bizzat Cumhuriyet Savcıları tarafından yürütülmeli, savcıların İstanbul Protokolü’nün öngördüğü şekilde uzman tıbbî ve adlî tıp muayenesi istemeli, olay yerinde keşif yapmalıdır.
·         Kolluk kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen öldürme olaylarında, olay yerinde derhal ve bağımsız bir şekilde delil toplanması ve savcının derhal çağrılarak olay yeri incelemesi yapması sağlanmalıdır.
·         Kolluk kuvvetlerinin ciddi insan hakları ihlalleri işlediğinin iddia edildiği durumlarda, savcılar amirlerin de sorumluluğunu araştırmalıdır.
·         Bu tür ihlallerden sorumlu olduğu iddia edilen herkese karşı, gerekli yaptırımlar da uygulanmak suretiyle cezaî ve disiplin kovuşturması başlatılmalıdır.
·         İşkence ve diğer kötü muameleden dolayı hakkında soruşturma açılan görevlilere işten el çektirilmeli ve cezalandırılmaları durumunda ise işten çıkarılmaları sağlanmalıdır.
·         Hakkında dava açılan görevlilerin avukatlarına ücret ödemekten vazgeçilmelidir.
·         İşkence mağdurlarının adlî yardım hizmetine kolaylıkla ulaşabilmesi sağlanmalıdır.
·         Mağdurların tazminat ve rehabilitasyon hakkı güvence altına alınmalıdır.
·         Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarıyla da uyumlu bir şekilde, güvenlik güçleri mensupları tarafından işlendiği iddia edilen ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. (yaşama hakkı), 3. (işkence ve diğer kötü muamele yasağı) ve 13. (etkili başvuru hakkı) maddelerinin ihlali ile ilgili vakalar hakkında derhal, bağımsız, tarafsız ve kapsamlı soruşturmalar yapılması sağlanmalıdır.

4.     Yargılama süreçlerine ilişkin:
·         Duruşmalar sırasında mağdurların yaşadıkları süreci ve kendilerini en iyi şekilde ifade edebilmelerine olanak tanıyacak düzenlemeler yapılmalı, mağdurlarda oluşan psikolojik tahribatı göz önünde tutarak adlî mekanizma içinde yeteri kadar sosyal hizmet uzmanı, psikolog ve psikiyatrist istihdam edilmelidir.
·         Delillerin sunulması sürecine dair düzenleyici zaman dilimleri belirlenmeli, duruşmalar için daha gelişkin ve sürdürülebilir düzenleyici çerçeveler sunulmalı ve dava öncesi hazırlığın etraflı bir biçimde yapılabilmesine yönelik mekanizmalar geliştirmek suretiyle, duruşmaların gereksiz gecikmeler yaşanmadan yapılabilmesi sağlanmalıdır.
·         Sanık ya da tanık olarak ifade vermesi için çıkartılan mahkeme celplerine riayet etmeyen kolluk kuvveti mensuplarına yaptırımlar uygulanmalıdır.
·         Etkili bir tanık koruma sistemi kurulmalıdır.
·         Güvenlik güçleri mensupları hakkında açılan davaların “güvenlik gerekçesiyle” uzak bir yere alındığı durumlarda, ilgili tarafların ve avukatlarının duruşmalara katılım masrafları (ulaşım ve kalacak yer masrafları dâhil olmak üzere) devlet tarafından karşılanmalıdır.

5.     Yasal düzenlemeler:
·       Terör suçu işlediği gerekçesiyle gözaltına alınan bir kişinin gözaltına alındığı ilk andan itibaren var olan, bir savunma vekili ile görüşme hakkının savcının isteği ve hâkimin kararı ile 24 saate kadar ertelenmesine izin veren Terörle Mücadele Yasası’nın 10. maddesinin b fıkrası kaldırılmalı ve tecrit gözaltı uygulamasına yeniden dönülmesi önlenmelidir.
·       Ölümle sonuçlanacak şekilde güç kullanımına sadece hayat kurtarmak amacıyla ve bunun kaçınılmaz olduğu durumlarda başvurulması gerektiğini belirten uluslararası ilkeler de göz önüne alınarak; kolluk kuvvetleri tarafından öldürücü nitelikteki güç kullanımının sınırsız bir şekilde kullanılmasının önünü açan Terörle Mücadele Yasası’nın Ek 2. maddesi değiştirilmelidir.
·       Polisin yetkilerini genişletip keyfileştiren Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu değiştirilmelidir.
·       İşkence suçu için hiçbir şekilde zamanaşımı uygulamamalıdır.

6.     İşkence ve kötü muamelenin tıbbî olarak belgelenmesinin ve adlî tıp hizmetlerinin geliştirilmesinin sağlanmasına yönelik tedbirler:
·         Adlî Tıp Kurumu’nu işlevsel ve resmî olarak Adalet Bakanlığı’ndan bağımsızlaştırılmalıdır.
·         İşkence iddialarının, ispatlanmasında fiziksel bulgular kadar ruhsal bulgular da eşit önem taşır. Rapor veren tıbbî personelin, işkencenin fiziksel ve ruhsal izlerini tespit etme olanağı veren adlî tıp teknikleri konusunda gereğince eğitilmeli işkence konusunda şikâyette bulunan kişiye İstanbul Protokolü prosedürü eksiksiz olarak uygulanmalıdır.
·         Mahkemelerin, üniversitelerin eğitim ve araştırma hastaneleri ile diğer uzman kurumlar tarafından verilen tıbbî ve psikiyatrik raporları delil olarak kabul etmesini sağlamak için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
·         Gözaltına alınan kişilerin tıbbî muayenelerinin tam, bağımsız ve tarafsız bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlamaya dönük gerekli düzenlemeler yapılmalı ve bu düzenlemelerin uygulanıp uygulanmadığı sıkı bir şekilde kontrol edilmelidir.

7.     Yapılan yasal iyileştirmelerin uygulanabilmesi için uygulayıcılara gerekli eğitim verilmeli, etkin denetim sağlanmalıdır:
·       Polis ve jandarma görevlilerine, yasal değişiklilerin ve uluslararası ilkelerin uygulanması hakkında ek eğitimler verilmeli, genelge ve yönerge hükümlerinin uygulanması sağlanmalı ve aksi halde söz konusu olacak yaptırımlar eklenmelidir.
·       Hâkim ve savcılara, yasal değişikliklerin ve uluslararası ilkelerin uygulanması hakkında ek eğitimler verilmeli, çıkarılan genelge ve yönergelerin uygulanması sağlanmalıdır.

[1] Bkz. TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Raporu, 09.06.2009, s.34
 
Genel Merkez Basın Açıklaması 25.6.09

ENGELLİ VE HASTA MAHKUMLAR ÖZGÜR OLMALIDIR.
GÜLER ZERE  SERBEST BIRAKILSIN!
          
Türkiye Cezaevlerinde son 10 yıldır yaşananlar, vicdanları kanatmaya devam etmektedir. Hiçbir insani temele dayanmayan infaz rejiminin,  tecrit ve tretman mantığı ile mahpuslar üzerinde yarattığı baskı ve şiddet  her geçen gün insani değerlerden  bir şeyler götürmekte, taraf olduğu ulus üstü hukukun getirdiği  yükümlülüklere uymamaya inadına direnen  iktidar aygıtının yürüttüğü bu ceza ve infaz politikasının engelli ve ciddi sağlık sorunları olan mahpuslar üzerindeki etkisi ise daha da yıkıcı bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
 
Bu ülkede engelli ve ciddi sağlık sorunları olan mahkumlara   “ANCAK ÖLÜ BEDENİN BU DUVARLARI AŞABİLİR”   denmektedir.
 
Bu gün Kırıklar 2 Nolu F tipi cezaevinde tutuklu bulunan kan kanseri hastası A.Samet Çelik, Sincan Kadın Kapalı Cezaevinde tutuklu bulunan Aygül Kapçak, Adıyaman E Tipi Kapalı Cezaevi'nde tutuklu bulunan İsmet Ayaz, Elazığ E Tipi Kapalı Cezaevinde tutuklu bulunan 85 yaşındaki Yusuf Kaplan, Sincan F Tipi Cezaevi'ndeki, 7 yıldır mesane kanseri tedavisi gören  ve bu güne kadar 30'a yakın ameliyat geçiren Erol Zavar, Bolu F Tipi Cezaevi'ndeki Murat Türk, Şirin Bozaçali, Deniz Güzel, Cesim Kahraman, Ahmet Karaman, ileri derecede Hepatit B hastası Ali Baba Arı, , ileri derecede şizofren. F tipinde tutulmaması gerektiği yönünde doktor raporu bulunmasına rağmen tek kişilik hücrede kalan Sincan F Tipi Cezaevi'ndeki Mesut Deniz , Siirt E Tipi Kapalı Cezaevi'ndeki kanser hastası Aynur Epli,, Gebze M Tipi Cezaevinde bulunan 62 yaşındaki Nure Sincar, Antalya L tipi Cezaevinde belinden aşağısı felçli  İsmail Hakkı Kaya  ölümü bekler hale gelmiştir.
 
En son haber Adana Karataş Cezaevinde  yatan GÜLER ZERE’den gelmiştir. Ağız içi kanseri ve devamla yayılmacı bir tür kanserle karşı karşıya olan Güler Zere boyun-baş bölgesinden iki ameliyat geçirmiş, bu ameliyatlar sonucunda yayılmacı ur ile birlikte tükürük bezleri gibi yumuşak dokular ve damak –dişler gibi sert dokuları da alınmış ve ağız içine protez damak takılmıştır. Gelinen son aşamada tümör hızlı bir şekilde yayılmakta, Güler Zere’yi geri dönülmez bir noktaya doğru sürüklemektedir.
 
 
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinin 23.6.2009 tarihli raporunda GÜLER ZERE için açıkça CEZAEVİ KOŞULLARINDA BAKIM VE TEDAVİNİN MÜMKÜN OLAMAYACAĞI VE CEZANIN İNFAZININ ERTELENMESİ GEREKTİĞİ BİLDİRİLMİŞTİR.
 
Adalet Bakanlığı ve Adana Cumhuriyet Savcılığına bu ölümü derhal durdurmaya çağırıyoruz.
 
BU RAPORU YOK SAYAMAZSINIZ.
 
İnfaz Kanunu 16. madde açıktır.
 
GÜLER ZERE’Yİ DERHAL SERBEST BIRAKIN.
 
İzmir Şube Basın Açıklaması 12.6.09
 
BASIN KONSEYİ YÜKSEK KURULUNA ÇAĞRIMIZDIR...

Bu ülkede 2006 – 2008 yılları arasında 21 gazete hakkında 46 kez kapatma kararı verildi. Bu gazetelere ve yazarlarına karşı yüzlerce dava açıldı. Sadece 2008 yılı boyunca Kürt Halkının taleplerini dillendirdiği için çeşitli gazete ve dergiler hakkında toplam 27 kez kapatma kararı verildi ve defalarca polis tarafından arandı.

Yine Gündem, Azadiya Welat Gazetesi, DİHA, Atılım Gazetesi, Özgür Radyo, Odak Dergisi, İşçi-Köylü Gazetesi, Çoban Ateşi Gazetesi, Güney Gazetesi, Gerger Fırat Gazetesi çalışanı 20’yi aşkın gazeteci tutuklanarak cezaevine konuldu. Bu gazete ve ajansların önemli bir bölümünün internet sitelerine bugün halen erişilemiyor.

Son saldırı ise 8 Haziran 2009 günü GÜNLÜK GAZETESİ’nin İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi kararıyla bir ay süreyle kapatılması ile gerçekleşti.

Mahkeme, Günlük Gazetesi’nin kapatılması kararına gerekçe olarak; “Türkçenin doğru kullanımına ilişkin yazılmış bir değerlendirme yazısını ve bir haber fotoğrafını” gösterdi.

Oysa kapatma kararının asıl gerekçesinin basın özgürlüğüne saldırı olduğunu, halkın gerçekleri öğrenmesinin engellenmeye çalışıldığını, ülkemizde yaşanan savaşın rantından nemalanmak isteyenlerin çıkarlarına hizmet ettiğini söylemek zor değil. Başbakan’ın Doğan Medya Grubuna yönelik “kapanmalıdır” söyleminin ardından ulusal ve uluslararası alanda kopan kıyamet, Günlük Gazetesi’nin kapatılması söz konusu olduğunda adeta bir fısıltıya dönüştü. Basın özgürlüğünün cengâverleri, konu Kürt sorunu olunca, “haber alma ve ifade hürriyeti”ne arkalarını dönüp gittiler. 

Oysa biliyoruz ki basın özgürlüğü ve demokrasi mücadelesini “Kürt”süzleştirme çabaları; “hijyenik basın” ve onun “haber alma özgürlüğü” söylemiyle süslenmiş bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Bu çifte standardı her gün yeniden üreten zihinsel süreçlerde köklü bir değişiklik yaratmanın yolları aranmalı ve basına sansür niteliğindeki keyfi uygulamalara açıkça karşı durulmalıdır.

Bu talep aynı zamanda basın-yayın alanında başat yapılanmalardan biri olan Konseyinize de yöneltilmektedir. Çünkü:

-  İletişim (basın) özgürlüğünün genişlemesine ve gerçekleşmesine çalışmak,

- Halkın gerçekleri öğrenme hakkına ve iletişim (basın) özgürlüğüne yönelik tehditleri izlemek, değerlendirmek ve gereğinde Üyeler Kurulu’nu toplantıya çağırmak,

 Basın Konseyi’nin görevleri arasındadır.

30 yılı aşkın süredir devam eden savaş; ötekileşmeye, düşmanlaşmaya, ölümlere, ceset kuyularına, faili meçhullere, göçe, yoksulluğa, kan ve gözyaşına sebep olmuştur. Halkları sonu olmayan bir şiddet sarmalına sürükleyen bu zihniyet; ötekileştirme, düşmanlaştırma ve sonuçları konusunda medyayı temel araçlarından biri olarak kullanmaya devam etmektedir.

Bu gerçeklikle örgütlü bir biçimde mücadele etmek hepimizin görevidir. Özellikle toplumsal bir barış ve umudunun yeşerdiği bu günlerde, halkların taleplerini dillendirenler başta olmak üzere tüm basın-yayın organlarına sahip çıkılmalıdır. Zira yaşanan travmatik sürecin sonlanması, yaraların sarılması ancak ve ancak iletişimin mümkün kılınması,  kamuoyunun yaşanan acılarla yüzleşmesi ve tartışması ile mümkündür.

Sustuğumuz sürece her gün birimizin kapısının paspasında temizlenen postal çamurları sizin kapınıza da uğramadan duyarlı olmaya ve GÜNLÜK GAZETESİ’NE sahip çıkmaya çağırıyoruz.12.06.2009
 
Gemik Ailesi Avukatı Münip Ermiş'ten Basın Açıklaması 6.09


ANTALYA VALİ YARDIMCISINA ADLİYE YOLU GÖZÜKTÜ!

Antalya’da polis kurşunu ile öldürülen Çağdaş Gemik soruşturmasında, sanık polis memuru kasden insan öldürme suçundan yargılanmaktadır.

Bilindiği gibi bu dosyanın Cumhuriyet Savcılığındaki soruşturma evresinde, Antalya Vali yrd. Mehmet Seyman imzası ile dosyaya “gizli” ibareli bir yazı gönderilmiş ve meydana gelen ölüm olayı “KAZA” gibi gösterilerek, adeta devletin resmi görüşü C.Savcılığına iletilmiş ve soruşturma yönlendirmeye çalışılmıştır.

Bu nedenle mağdur Gemik ailesi adına tarafımdan Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunmuştur. Şüpheli Vali yardımcısının kamu görevlisi olması nedeniyle de, Savcılık soruşturma izni talebi ile idareye başvurmuştur. Antalya Valiliği ise şüpheli Vali yardımcısı hakkında soruşturma izni vermemiştir.

Ancak tarafımızdan açıkça usul ve yasaya aykırı bu kararın kaldırılması için Bölge İdare Mahkemesine başvuruda bulunulmuştur. İtiraz dilekçesini incelemek için tıklayınız.

Antalya Bölge İdare Mahkemesi ise 2009/145-172 sayılı kararı ile Antalya Valiliğinin kararını bozarak “ANTALYA VALİ YARDIMCISININ ÜSTÜ KONUMUNDA BULUNAN MEMUR VEYA KAMU GÖREVLİSİNİN İNCELEME YAPARAK BU RAPORA GÖRE KARAR VERİLMESİNİ” istemiştir. Mahkeme kararını incelemek için tıklayınız.

Yine bilindiği gibi, Vali yardımcısının bu hukuk dışı ve suç teşkil eden yazısı ile ilgili haberlerin geniş bir şekilde ulusal yayın organlarında yer almasının ardından, Antalya Valiliği kamuoyundan ve Çağdaş Gemik ailesinden özür dilemesi gerekirken, ne yazık ki hem yazının içeriğini inkar etme yoluna seçmiş hemde, 6.12.2008 tarihinde yapılan basın açıklaması ile“Bir süre önce bağlı bulunduğu meslek kuruluşunun bilgisi olmadan ve mühürlerini de kullanmak suretiyle meslek kuruluşunu bağlayıcı yazışmaları ile insan hakları kurulu tarafından yakından tanınmakta olup” diyerek kişilik haklarıma ve meslek onuruma saldırmaktan çekinmemiştir.

Bu mahkeme kararının ardından, polis kurşunu ile ölenlerin soruşturma dosyalarına DEVLETİN RESMİ GÖRÜŞÜNÜ İLETMENİN CİDDİ BİR SUÇ OLDUĞUNU ümit ediyoruz ki idare organları öğrenmiş olurlar.

Daha da önemlisi, mağdur avukatlarına hakaretler yağdırmalarının hak arama mücadelesine asla en küçük bir etkisi olmayacağı konusunda Sayın Valilerin ikna olmasıdır.

Avukat Münip ERMİŞ
Çağdaş Gemik Ailesi vekili
 
Genel Merkez Basın Açıklaması 11.6.09

MUHALİF BASIN ÜZERİNDE BASKILAR DEVAM EDİYOR.

8 Haziran 2009  günü İstanbul’da yayınlanan  Günlük gazetesinin 1ay süreyle KAPATILDIĞI İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nce tebliğ edilmiştir.

Terörle Mücadele Kanununun 6.maddesi gerekçe gösterilerek verilen karar, biliyoruz ki, muhalif basın üzerinde yıllardır süren baskıların ne ilkidir, nede sonuncusu olacaktır. Çünkü bu yasaya  dayalı olarak   “TEDBİR AMAÇLI”  verilen yayın durdurma kararlarındaki gerekçeler artık traji-komik bir hal almıştır. Muhalif basını susturmak için, adeta kurt ile kuzu arasındaki  meşhur  hikayedeki  “SUYU BULANDIRDIN” gerekçeleri yaratılmakta ve  yayımı yapanların siyasi kimliği ve siyasi duruşu bir yayını durdurmak için yeterli görülmekte,  yayının kendisi artık “TEFERRUAT”  haline gelmektedir.

Günlük gazetesinin yayın durdurma gerekçesi ise  "Pe Ke Ke" mi yoksa  "Pe Ka Ka" mı tartışması üzerinden yapılan, Türkçe'nin doğru kullanımıyla ilgili bir değerlendirme yazısı ile Diyarbakır’daki bir gösterinin çoğu gazetelerden yayınlanan  haber fotoğrafıdır. 

Kapatmaya dayanak yapılan Terörle Mücadele Kanununun 6.maddesi açıkça Anayasa’ya aykırıdır.  Çünkü Anayasa’nın 28.maddesi sadece suç konusu olan yayının dağıtımının durdurulmasından ve toplatma kararından bahsetmektedir ve   28/4-8  ‘e göre “tedbiren dağıtımın durdurulması” ve “toplatma kararı” ancak basılmış bir yayın hakkında verilebilir.  Bu düzenleme,   bir yayının belirli bir süreyle veya süresiz   (tedbir yoluyla veya ceza mahkumiyetinin sonucu olarak)   yayımlanmasının durdurulmasını kapsamamaktadır.

Yine bilinmelidir. Basın özgürlüğünün sınırlanması ile ilgili Anayasaca öngörülmeyen  bir tedbir veya yaptırım yasa yoluyla getirilemez.  Bu nedenle, TMK. 6. maddenin Anayasa’nın kaba bir şekilde ihlalinden başka bir hukuki anlamı yoktur.

Ancak Anayasa’ya açıkça aykırı olan bu hükümle ilgili olarak dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından Anayasa Mahkemesine açılan dava yaklaşık 3 yıl geçmesine rağmen nedense karara bağlanmamıştır.

TMK’nın yeni biçiminin 2006 yılında  yaşama sokulması ile birlikte, baskı rejimi tüm aygıtları ile birlikte muhalif basın üzerine çökmüştür.

Çağdaş Hukukçular Derneği, özgürlüklerin düşmanı olan  Terörle Mücadele Kanununun kaldırılması için tüm demokrasi güçlerine mücadeleye çağırmaktadır.

Basın özgürlüğüne her zamankinden daha fazla sahip çıkma zamanıdır.

Esas DTP operasyonu ile başlayan, bazı KESK üyeleri ve  İHD Yöneticilerinin gözaltına alınması ve bir kısmının tutuklanması ile devam eden bu süreç şimdi de Günlük gazetesinin kapatılması ile devam etmektedir. Çağdaş Hukukçular Derneği olarak örgütlenme, ifade özgürlüğü ve basın özürlüğüne yönelik bu baskıları kınıyor ve süreci kaygıyla izliyoruz.

Baskıya, şiddete ve sansüre alışmayacağız.

 
2009 Genel Kurul Konuşmacı Görüntüleri
 
Genel Merkez Genel Kurul Seçim Sonuçları 2009

YÖNETİM KURULU ASİL YÖNETİM KURULU YEDEK
Selçuk Kozağaçlı
Özgür Yılmaz
Münip Ermiş
Sarper Gürcan
Hüseyin Aslan
Oya Aslan
Ülkü Akbaba
Özgür Sarıyıldız Ataç
Kürşat Bafra
Turan Şat
Ali Haydar Hakverdi
Güçlü Sevimli
Saliha Şahin
Tülay Çokan
Pınar Akdemir
Duygu Demirel
Murat Timur
Sebahat Gençtarih Cebe
Serhan Arıkanoğlu
Ebru Timtik
DİSİPLİN KURULU ASİL DİSİPLİN KURULU YEDEK
Hüseyin Yüksel Biçen
Ziynet Özçelik
Kazım Bayraktar
Semra Demir
Ahmet Bozkurt Çağlar
DENETLEME KURULU ASİL DENETLEME KURULU YEDEK
Rıza Karaman
Kemal Ulusoy
Yavuz Kaya
Serbay Köklü
Halil Özpolat
Hasan Comba
 
İzmir Şube Basın Açıklaması 02.06.2009

BASINA VE KAMUOYUNA

Tarih; 28 Mayıs 2009…

Sabaha karşı basılan evler, okullar, sendika binaları…

İzmir, Ankara ve Van’da aynı anda gözaltına alınan 34 sendikacı…

Onların evleri ve işyerleri arandı, bilgisayarlarına el konuldu, cep telefonlarının imajları alındı. Hukuka aykırı olan bu işlemlerin çoğunda ne kendileri ve ne de bir avukat hazır bulunabildi. Yapılan işlemler sırasında kendilerine hakları bildirilmedi. Evlerde bulunan kişilerin üzerleri çırılçıplak soyularak aranmak istendi. Bazı yerlerde arandı da.

Avukatlar tarafından soruşturmayı yürüten savcılığa, arama ve el koyma işlemleri başta olmak üzere yapılan birçok işlemin usulsüz olarak yürütüldüğüne dair dilekçeler verildi, hukuka aykırılıkların giderilmesi için görüşülmek istendi. Savcı, “bu benim usulüm”, “istediğiniz yere şikâyet edin, tazminat davası açın” dedi ve avukatları koruması marifetiyle odasından dışarı çıkarttırdı.

Göz göre göre pek çok hukuksuzluğun yaşanmakta olduğu bu soruşturmada KESK emekçilerinin gözaltına alınma gerekçesi ve dosyadaki deliller, hâkim tarafından verilmiş kısıtlama kararı nedeniyle halen öğrenilemedi.

Yakalananlar KESK’in eski ve yeni yöneticileri, denetçileri, eğitim ve örgütlenme uzmanları, işyeri temsilcileri ya da aktif çalışanlarıydı. Dolayısıyla temel görevleri örgütlenme olan ve bu kapsamda iletişim araçlarını sürekli olarak kullanan kişilerdi.

Soruşturmayı yürüten Jandarma tarafından yöneltilen soruların tümü; aylarca dinlenen telefon kayıtları ve takip edilen internet iletişimlerinin “anlamlandırılması” üzerine kuruluydu.

Sendikacılar, telefon görüşmelerinde geçen bazı kelimeler yorumlanarak yapılan çıkarsamalarla sorgulandılar ve KESK’ in sendikal faaliyetlerinin tamamı illegal örgüt yapılanması ve çalışması şeklinde gösterilmeye çalışıldı.

KESK'e bağlı sendikaların her yıl, özellikle Ocak-Mayıs arası, yoğunlaştıkları örgütlenme ve eğitim çalışmalarının yanı sıra yakın bir tarihte gerçekleştirilmesi planlanan KESK Tüzük kurultayı nedeniyle yönetici, eğitim ve örgütlenme uzmanları ile aktif çalışan sendikacıların yaptıkları yolculukları sorgulandı. KESK'in, bölgede yapılan 1 Mayıs kutlaması kapsamında Urfa'ya gidişleri sorgulandı.

Sendikacılar, 31 Mayıs sabahı ikişerli olarak birbirlerine kelepçeli şekilde adliyeye getirildiler. Avukatlar tarafından ikişerli kelepçe uygulamasının hukuka aykırı olduğu, adliyede kelepçe takılamayacağı soruşturmayı yürüten savcıya iletildiği halde, tüm talepler reddedildi. Avukatların müvekkilleri ile kelepçesiz görüşme çabaları büyük uğraşlar sonucunda zorlukla sağlanabildi.

Yaklaşık olarak saat 19.00’da biten savcılık işlemleri sonrasında da 24 sendikacı, tutuklama talebiyle sorgu hâkimliğine sevk edildi. 1 Haziran günü yaklaşık 03:30’a kadar devam eden sorgu nedeniyle, üç günlük gözaltı sürecinin ardından 15 saat adliye sandalyelerinin üzerinde bekletilen sendikacılardan üçü fenalaştı ve 112 acil servis çağrılarak, kendilerine müdahale edildi.

Herhangi bir somut delil ve vakıa ortaya konulmadan yapılan sorgu işleminin sonucunda 14 sendikacı hakkında tutuklama kararı verildi.

Ancak, “Bu 14 kişi neden tutuklandı?” sorusuna verilecek “HUKUKİ” bir yanıt yok.

İletişim kayıtlarında geçen bir isim nedeniyle, aynı ismi taşıyan iki sendikacının, kolluk tarafından arananın hangisi olduğuna karar verilemediği için soruşturma kapsamında gözaltına alındıktan sonra her ikisinin de tutuklanmasına verilecek bir yanıt bulunamadığı gibi…

Dosya halen incelenebilmiş değil. İletişim kayıtlarının dışında, dosyada herhangi bir delilin varlığı bilinmiyor, tutuklanan sendikacılara da sorguları sırasında başka herhangi bir şey sorulmuş değil.

Faşizmin ayak sesleri bu kez kendisini “postal gürültüsü” olarak değil; “kuvvetli suç şüphesi”, “mevcut delil durumu”, “kaçma ve saklanma şüphesi” gibi “hukuksal nedenler” olarak göstermektedir.

Emek hareketinin en önemli temsilcilerinden olan KESK’e yönelik bu saldırı; her geçen gün biraz daha yakıcılaşan küresel kapitalist krize karşı emekçilerin yükselmekte olan sesinin, hukuk araç edilerek kısılmaya çalışıldığını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Yürütülen sendikal mücadele, “illegal çalışmalar” olarak lanse edilip emekçiler sendikalardan uzak tutulmak istenmektedir. Halkların birbirlerine düşman edilmesi, Kürtlerin yalnızlaştırılarak tecrit edilmesi ve böylece çözüme giden yolların her gün biraz daha tıkanması amaçlanmaktadır.

Ancak operasyon, gözaltı ve tutuklama terörü ile bir korku toplumu yaratmak isteyenlerin çabalarına, KESK emekçileri ve demokratik kamuoyu kararlı bir karşı duruş sergilemiştir ve sergilemeye devam etmektedir. Emekçiler, bu süreçte yaşanan hukuksuzluklara karşı sessiz kalmayacaklarını açıkça göstermişlerdir.

“İllegal örgüt” bağlantısı gibi asılsız iddiaların arkasına sığınıp emek hareketini yok etmek isteyenler, bu ülke emekçilerinin, birbirine düşman edilmek istenen halklar da dâhil, dayanışması ve emek kardeşliği karşısında gözaltı, tutuklama, operasyon terörünün bekledikleri etkiyi yaratmadığını görmüşlerdir. Bugün sınıf dayanışması, vurulan her “darbe”nin ardından daha da güçlenerek şehir meydanlarına akmaya devam etmektedir.
ÇHD İzmir Şubesi olarak bizler de;

Bu süreçte gözaltı ve tutuklama saldırılarının hedefinde duran Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’nu ve tecrit edilerek demokratik alanın dışına itilmek istenen tüm emekçileri mücadelelerinde yalnız bırakmayacağımızı,

Toplum üzerinde oluşturulmaya çalışılan baskı rejiminin her zaman olduğu gibi bugün de karşısında duracağımızı,

Ülkemizin barış yolunda ilerlemesi ve demokratikleşmesi için atılan tüm adımları önemli bulduğumuzu, bu doğrultuda çaba ve emek sarf eden örgüt ve kişilerin yanında yer alacağımızı ve onlarla birlikte mücadeleye devam edeceğimizi bir kez daha kamuoyuna duyururuz.

Saygılarımızla.

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 21 - 30 of 271