ÜyeFormu

Hoşgeldin Ziyaretçi.






Parolamı unuttum
Üye değil misiniz? Üye Olun
Aktivasyon mailiniz gelmedimi? tekrar isteyin?

Site İçi Arama

Ana Sayfa arrow Haberler arrow Haberler
Haberler
Yeni Web Sitemiz Yazdır E-posta
www.chd.org.tr
 
Genel Sekreter Hüseyin Aslan tarafından Sivil ve Demokratik Anayasa konferansında yapılan sunum Yazdır E-posta
11.10.2009
ANAYASA SUNUM

      Genel olarak hukukun oluşum süreci, anayasaların yapımı, darbeler, devrim zamanları, sıkıyönetimler, olağanüstü hal durumları yani hukukun yeniden yaratılış sürecileri, nasıl değerlendirilmelidir? Bir çok hukukçunun  ve  politikacının da  tartıştığı bu durum hukuk- politika ilişkisi bakımından nereye konmalıdır? Bu durum hukuki alana mı, politik alana mı, ya  da her iki alanı birden mi girer?
İtalyan siyaset ve hukuk felsefecisi Giorgio Agamben ,  bu durumu genel olarak bir istisna hali, hukukun yok yeri, kriz dönemi olarak adlandırmakta ve bu dönemde, temel görevi  var olan düzeni yürütmek olan yürütme erki tarafından hukukun, hukuk adına askıya alınması olarak adlandırmaktadır.
“İstisna hali, son çözümlemede, yasasızlık ile nomos (yasa), yaşam ile hukuk, auctoritas ile potestas arasında bir belirlenemezlik eşiği oluşturarak, hukuki-siyasal iki yönünü eklemlemesi ve bir arada tutması gereken düzenektir.   diye tarif eder. “
Agamben, istisna hali durumunu, yani hukukun oluşum süreci, veyahut anayasaların yapım sürecini, hukuk alanına mı yoksa siyasi alana mı girdiğini tartışmakta ve kendisi hukuk alanına girdiğini kabul etmekte ve siyasal alana girdiğini iddia edenlere, şiddetle karşı çıkmaktadır.
Bu süreç ona göre “Hukuk adına hukuk dışına çıkma, yada ‘yasasız bir yasa gücünün söz konusu olduğu bir yasasızlık uzamıdır.  Bu uzam aslında yasasızlık dönemine yasa yerleştirmektir.”
     Bilindiği gibi klasik toplum sözleşmeci -liberal anlayışa göre, hukuk devleti güçler ayrılığı ilkesine dayanır. Ve bu güçler yasama, yürütme ve yargı erklerinden oluşur. İstisna halinde, hukuk adına yürütme erki, yasama erkinin yetkisini gasp eder, onu sürecin dışına iter ve kendisi hukuk adına hukuk oluşturmaya başlar.
Ancak günümüz modern dünyasında istisna hali temel kural haline gelmiştir. Ve hukuk daha doğarken, yasama organı yürütme organı tarafından feshedilerek, yetkisi alınarak, hukuk oluşturma adına ayaklar altına alınmıştır.
     Alman sosyalist yazar Walter Benjamin’in ise Nazi Almanyasında bu konuda şu görüşlerle tartışmaya dahil olmuştur.  “Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız olağanüstü hal istisna değil kuraldır. Buna denk düşen bir tarih anlayışına  ulaşmak zorundayız. O zaman göreceğiz ki, gerçek olağanüstü hal yaratmak bize düşen görevdir. Böylece faşizme karşı mücadelede daha iyi bir konuma ulaşacağız. Faşizm tahlilini biraz da , hasımlarının ilerleme adına onu tarihsel bir norm gibi görmelerine borçludur. Yirminci yüzyılda bu yaşadıklarımızın ‘hala’ nasıl mümkün olduğuna şaşmak felsefi bir bakış değildir. Bu şaşkınlık bizi, herhangi bir bilgiye de götürmez, tek bir bilgi hariç tabii: Kaynağındaki tarih anlayışının iler tutar tarafı olmadığı.”
Benjamin farklı tarih anlayışı   geliştirmek konusunda son derece haklıdır. Ancak bunun yanında farklı bir siyasi ve felsefi bakış  ve farklı bir politik duruşa sahip  olmamız gerekiyor.
Bu halde anayasa yapma süreci hukuki alandan çıkmakta, ve tamamen politik bir alana girmektedir. Anayasa metinlerinin de gerek oluşturulma süreçleri gerekse de metinlerin kendisinin esas olarak politik bir işlevi vardır.   Dolayısıyla politik bir süreç sonucu ortaya çıkan bir temel metnin tartışması ve oluşturulması da politiktir. Bu süreçte ise tarafları ve çıkarları çatışan çeşitli kesimler, ezenler ile ezilenler, işçiler ile patronlar,  sömürenler ile sömürülenler karşı karşıya gelmektedir. Politik olan bu süreçte ise  hukukta olduğu gibi bir belirlenmişliğe, bir yasallığa yer yoktur. 
  Bu nedenle ezilenlerin, sömürülenlerin, halkın yapmadığı bir anayasada öncelikle sınırları ve kuraları başkalarınca belirlenmiş olacak, başkaları halkımız adına kurallar koymuş olacak ve ezilenlerin politika yapma alanı hukuk aracılığı ile tamamen tahakküm altına alınmış olacaktır. Bu sebeple halkın yapmadığı bir Anayasanın belirlemiş olduğu hukuki   ve ideolojik alanından kaçmak gerekir.
Burjuva hukuk ideolojisi toplumu önce bireylere ayırır, daha sonra bu bireylere öncelikle özgür  özne’likler verir.  Hukuki ideoloji bununla da kalmaz her bireyin eşit, özgür iradeli ve siyasi hakları olduğu iddia eder. Oysa Ezilenler ve sömürülenler için, tamamı iyi niyetli bir toplumsal tahayyülden ibaret olan, bu toplumsal sözleşmeci ideoloji reddetmelidir. Bizler öncelikle eşit olmadığımızı, özgür olmadığımızı, iradelerimizin çoğu kez baskılandığını ve bireysel haklarımız yanında bir çok kolektif haklarımızın olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla öncelikle ilk itirazımızı buradan yapmalıyız.
*        *    *        *        *        *
Bir Anayasa için temel çerçeve ve ilkeler
Burada öncelikle şunu belirtmek gereklidir. Bizce halkın ihtiyaçlarına karşılık verecek bir anayasa ancak; bugün toplumda mevcut anayasadan rahatsızlık duyan, talepleri olan ve bu taleplerini her fırsatta ve ortamda dile getiren, bu talepleri için yürüyen, dayak yiyen, göz altına alınan,  yargılanan, başta Kürtler olmak üzere, aleviler, yoksullar, işçiler, kadınlar ve bütün ezilenlerin  talepleri dikkate alındığında ve karşılık bulduğunda bir anlam ifade eder.
Demokratik ve katılımcı bir anayasa ancak toplumu meydana getiren bütün sınıf, tabaka ve en geniş şekilde sürece katılımları ile mümkündür.
    Diğer türlüsü, yani egemenler tarafından topluma dayatılan hali, bir tür yeni dönem inşası, yeni bir restorasyon anlamına gelecektir ki buna karşı durmak hepimizin görevidir.
Bu açıklamanın ardından bizce yeni bir anayasa için aşağıdaki ilkeler mutlaka benimsenmelidir.
Öncelikle şuan yürürlükte olan ve defalarca kısmi değişiklikler yapılan darbe Anayasası ortadan kaldırılmalıdır. Bu anayasada mevcut ve darbecilerin yargılamasına engel olan, adı geçici olmasına rağmen yaklaşık 30 yıldır yürürlükte bulunan Geçici 15. Maddenin kaldırılmasından sonra darbecilerin yargılanması sağlanmalıdır.  Darbeciler yargılanmadan sivil bir anaysa oluşturulamaz.
Toplumun geçmişle yüzleşmesi,  hatırlama kültürü yaratılması, bunun için hukukun salt bir araç olmadığı, önemli olan toplumun bu geçmişi ile hesaplaşması, çeşitli hakikat komisyonları kurması, en küçük ölçekte tartışması ve gerçeklerin ortaya çıkması sağlanmalıdır.
12 Eylül anayasası ile toplum üzerinde kurulan askeri vesayet rejimi ortadan kaldırılmalıdır.
Anayasal vatandaşlık ilkesi benimsenmelidir.
Adil Yargılanma ve Eşitlik hakkı  herkese tam olarak sağlanmalıdır.
Eşitlik hakkı, hukuksal bir eşitlik ve tasavvurdan ziyade ‘mutlak ve eylemli eşitlik ilkesi’ benimsenmelidir.
Adil yargılanma hakkının güvencesi olan hakim bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesi, tabii hakim ilkesi  ve yargı birliği ilkesi adil yargılanma ilkesinin temel unsurlarıdır. Bunun için öncelikle yargılama faaliyetinde bulunan hakim ve savcıların ayrı örgütlenmesi sağlanmalıdır.
Kişilerin temel hak ve özgürlükleri sınırlamalara ve istismarlara maruz bırakılmayacak şekilde serbest ve özgürlükçü bir felsefeyle düzenlenmelidir. Birey devlete karşı korunmalıdır. İfade özgürlüğü tanınmalıdır.
Yoksullukla mücadele sosyal adalet, çalışanların ekonomik ve sosyal hakları ve sendikal hakları güvence altına alınmalıdır.
Eğitim ve sağlık hakkı güvence altına almalı, anadilde eğitim hakkı, bütün vatandaşlara tanınmalıdır.
Siyasi, kültürel, etnik kimlikler ve kolektiflerin yaşatılması ve haklarının korunması  anayasal güvence altına alınmalıdır.
Din ve vicdan özgürlüğü sağlanmalı, zorunlu din dersleri kaldırılmalı ve Diyanet işleri Başkanlığı lağvedilmelidir.
Anayasa ile, kadınlara, çocuklara ve engelli vatandaşlara pozitif ayrımcılık sağlanmalıdır.
Askerlik hizmeti zorunlu olmaktan çıkarılmalı ve vicdani red ilkesi benimsenmelidir.
Ekolojik bir çevre ve dünya için, Devletin gerekli bütün tedbirleri ve yükümlülükleri alması  sağlanmalı, doğal ve kültürel varlıkları tüketilecek bir kaynak olarak görmeyen; insanlarla birlikte tüm canlıların yaşam sürekliliğini güvence altına alan bir anlayış anayasada egemen olmalıdır.
 *             *        *
Kurulduğu tarihten bu yana, mücadele edenlerin, direnenlerin, devrimcilerin, ezilenlerin ve toplumsal muhalefetin avukatlığında bir taraf olarak, yerini belirleyen  ÇHD  her şeyden evvel anayasa yapım sürecinin tamamen politik bir süreç olduğunu unutmadan  bu konuda görüşlerini ileri sürecek ve mücadeleye devam edecektir.
Hüseyin Aslan
Çağdaş Hukukçular Derneği
 
Haber: ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ VE HUKUK-AV.FUAT ERDOĞAN ANISINA ULUSLARARASI SEMPOZYUM SONUÇ BİLDİRGESİ Yazdır E-posta
Sonuç bildirgesini üyelerimizin bilgisine sunuyoruz.

ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ VE HUKUK İÇİN
İSTANBUL bildirgesi
28.09.2009 İstanbul - TÜRKİYE

26-27 Eylül 2009 tarihlerinde, dört ayrı kıtadan avukatlar ve özgürlük savunucuları İstanbul’da bir araya geldik.
Bugün sizlere açıklıyor olduğumuz bu bildirge, ezilenlerin, yoksulların, vatanları ve gelecekleri tehdit edilen halkların mücadelesine omuz veren avukatların ortak bilincinin, mücadele kararlılıklarının ve dayanışma isteklerinin bir sonucudur.

Bizler;

I. Küresel bir tehdit olan ve tüm insanlığa karşı kesintisiz suç işleyen emperyalizmin durdurulmasının artık yaşamsal bir zorunluluk olduğunu biliyoruz. Her türlü ırkçı saldırganlığın işgal ve sömürüsünü reddediyoruz. Mazlum halkların geleceklerinin ve ülkelerinin çalınmasına seyirci kalmayacağız.
II. Olağanüstü hal rejimlerini olağan ve yaygın hale getirerek küresel düzeyde, de facto bir olağanüstü hal rejimini uygulamaya sokan emperyalist güçler bilmelidir ki;
dünya halkları için aslında kendi varlıkları bir tehdittir ve bu tehdidin adı da “terör”dür. Gerçek terörist, saldırgan emperyalizm ve işbirlikçisi yerel hükümetlerdir.

III. Kendini emperyalist saldırganlık olarak ortaya koyan terör, dünyanın dört bir tarafında mücadele veren hak savunucularını öldürmekte, sağ kalanları ise tutuklayarak ağır izolasyon koşullarında hapishanelere koymaktadır. İzolasyon; cezalandırma amacı güttüğü, acı verdiği ve kasıtlı bir eylem olduğu için bir işkence yöntemidir. Emekleri, toprakları ve gelecekleri için mücadele edenlerin uğradıkları baskılar gibi zulme karşı direndikleri için Kombiya’dan kaçırılarak ABD hapishanelerinde tutulan Simon Trinidad, Sonia ve Ivan Vargas da izolasyon koşullarında tutulmaktadır.
Dünyanın her bir yanındaki hapishanelerde izolasyon koşullarında tutulan politik tutsakları selamlıyor ve özgürlüklerinin derhal geri verilmesi gerektiğini bildiriyoruz. Salıverildikleri güne kadar tüm politik tutsakların isimlerini ve mücadelelerini duyurmaya ve yalnız olmadıklarını hatırlatmaya kararlıyız.

III. Kişilerin, örgütlerin ve ülkelerin hedef gösterildiği Kara Listeler’i reddediyoruz. Dünya Halkları için gerçek tehdit bu “sözde listeleri” hazırlayanlar ve bunlara dayanarak halklara saldıranlardır. Hukuk ancak özgürlük vaat eder ve özgürlükleri güvence altına alırsa saygındır. Sıradan bir egemen ideolojisine, sömürü ve tehdit aracına dönüştürdüğünüz listeleri, kararları, yasaları tanımıyor ve meşru kabul etmiyoruz.

IV. Avukatları da aynı aileleri, dostları ve yoldaşları gibi, bu mücadelede katledilmiş olan direnişçileri unutmayacak ve unutturmayacaktır. Bizler onları sadece anmayı değil özgürlük, bağımsızlık ve emek mücadelesinde izleyerek yaşatmayı vaat ediyoruz.

IV. Hakları ve özgürlükleri için mücadele edenlerin avukatları, mahkemeler, cezaevleri ve karakollar ile sınırlanamaz. Bizler kendi yaşamlarımızın “seyircisi” olmayacağız. Enternasyonal bir bilinç ile örgütlenmeye, aynı çatı altında deneyim ve mücadelemizi paylaşmaya karar verdik. Ezilenlerin avukatları bu bildirge ile en kısa zamanda, en geniş ve en güçlü uluslar arası dayanışma örgütünü yaşama geçirmeye karar vermiştir. Bu aynı zamanda dünyanın dört bir yanında bizimle aynı kavgayı veren meslektaşlarımıza da bir çağrı olarak okunmalıdır.

Aramızda bulunması doğal görüş ve tutum farklılıkları, alanlarımıza ve ülkelerimize özel farklı ihtiyaçlar, bizi birbirimize güçlü bir zincirle bağlayan dayanışma ihtiyacımızdan ve enternasyonalist kararlılığımızdan daha büyük değildir.
Bu bildirgeyle, ilkine kararlılığımızı hatırlatmak, ikincisinin ise umudunu ve inancını güçlendirmek için; halkların düşmanlarına ve dostlarına aynı anda sesleniyoruz;

“İstanbul’da bir araya geldik. Küresel zulüm ile mücadele etmek için tüm mesleki, teorik ve siyasal birikimimizi paylaşıyoruz. Halkın avukatları, halkın mücadelesinde artık daha güçlü ve inançlıdır. Bugün yanımızda bulunamayanlar, bu bildirgenin açtığı kapıdan yanımıza gelerek sesimizi arttıracaklardır.”
 
Vefat ve başsağlığı Yazdır E-posta

 

Ankara Şube üyemiz Av.Mecit ENGECİ vefat etmiştir.

Cenazesi 18.08.2009 Salı günü Karşıyaka Camii’nde kılınacak öğle namazını müteakip Karşıyaka Mezarlığı’na defnedilecektir.

Ailesi, dostları ve üyelerimize başsağlığı dileriz.

 
HABER-Köşe Yazısı 07.09 Yazdır E-posta

Güler Zere'ler ölmesin!

YILDIRIM TÜRKER

Geçen yıl gene umursamazlığımızın yapış yapış temmuz ayında, hapishanelerde ölmeye yatmış tutuklu ve hükümlüleri yazmıştım. Kaldırmaya bir türlü mecalimiz yetmeyen.  
Bu memlekette bir yakını, bir tanışı cezaevinde yatmayan, yatmamış kimse var mıdır, bilmiyorum.  
Varsa da bu durumun doğal olmadığını kendilerine hatırlatmak isterim.  
Dolayısıyla cezaevleri koşullarının insan olana verdiği dehşet hissinden korunabilmenin, kendinden vazgeçmişlikle ilintilendirilebileceğine inanıyorum.  
İradesi üstünde durmadan tepinilmiş insanların halk pozu verip durdukları memleketimizde hayata, hayati olana yönelik kayıtsızlık ürkütücü boyutlarda.  
Ergenekon paşalarının tez zamanda kendilerine özel hastanelere sevk edilerek pek çürük çıktıklarını biliyoruz. Tahliye edildiler. Ne güzel. Ağır hasta insanların cezaevi koşullarında iyileşebilmeleri imkânsız çünkü.  
Ama bir de geride kalanlar var. Kendilerine özel hastaneleri olmayan. Arkalarını bir kuruma dayamamış olanlar.  
Bir kez cezaevine girdiler mi onlardan toptan vazgeçmemiz gerekiyor, öyle mi? “Öyle yağma yok!” diye bağırmadığımız takdirde hücrelerde-koğuşlarda birer birer tükenecekler.   
Ölümcül hastalıkların pençesinde berbat koşullar altında acıdan kıvranarak yaşamaya zorlananlardan biri de Güler Zere.  
Bir iki gün önce Mavioğlu gazetemizde yazmıştı: “Ağıziçi ve boynundaki kanserli tümörler nedeniyle damağı alınan ve tedavisinin cezaevi koşullarında mümkün olmadığı Çukurova Üniversitesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı’nın raporuyla belirlenen Güler Zere’nin cezasının ertelenmesi başvurusunun hasıraltı edildiği iddia edildi. Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi adına Elbistan Başsavcılığı’na dilekçeyle başvuran avukat Taylan Tanay, Elbistan Cumhuriyet Savcısı Orhan Irmak’ı Zere’nin cezasının ertelenmesi yönündeki başvurusunu işleme koymayarak ‘Kasten adam öldürmeye teşebbüs etmek’le suçladı.”   
Güler Zere, 37 yaşında. 14 yıldır tutuklu.  
Malatya 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce verilen 34 yıllık hapis cezasının infazını çekmek üzere Elbistan E Tipi Kapalı Cezaevi’ndeyken kanser hastalığına yakalandı. Hastalığının teşhis ve ilk tedavisi Çukurova Üniversitesi Balcalı Araştırma Hastanesi’nde yapıldı. Oradan Adana Karataş Kadın Cezaevi’ne sevk edildi.  
Avukatları, Zere’nin tedavisinin cezaevi koşullarında sürdürülemeyeceğini belirterek 12 Mart 2009’da Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdular. Başvuruda, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun’un 16. maddesi uyarınca Zere’nin cezasının ertelenmesini istediler.   
Söz konusu maddeye göre, tıbben tedavisine olanak bulunmayan veya tedavisi uzun sürebilecek hastalık durumlarında cezanın hastane mahkûm koğuşunda infazı, hükümlünün hayatı için kesin bir tehlike oluşturuyorsa cezanın infazı geri bıraktırılması gerekiyordu.  
Adana Cumhuriyet Başsavcılığı, bu talep üzerine Çukurova Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı’ndan rapor istedi. 22 Haziran 2009’da hazırlanan rapor şöyleydi: 
“Evre 4 malign oral kavite karsinomu nedeniyle ağır özürlü sayıldığı yaşamının ağır risk altında olduğu, şahsın bir başkasının bakım ve gözetimine muhtaç olduğu, radyoterapi de içerecek yoğun ve ağır bir tedavi gerekebileceğinden bu koşulların sağlanabileceği bir sağlık kuruluşunda tedavi ihtiyacı olduğu cezaevi koşullarında bu bakım ve tedavinin sağlıklı olarak yerine getirilmesinin mümkün olmadığı, belirtilen nedenlerle iyileşinceye kadar hapis cezası infazının ertelenmesinin uygun olacağı...” 
Bu raporun aynı gün Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiş olmasına rağmen Zere hâlâ serbest bırakılmadı. 
Bu arada Adana Cumhuriyet Başsavcılığı boş durmadı elbet.  
‘Zere’nin durumunu ortaya koyan dosyanın Elbistan’da olduğu için başvurunun Elbistan Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapılması gerektiği’ yönünde itirazda bulundu. 
Avukatlar aynı gün Elbistan Cumhuriyet Başsavcılığı’na faks dilekçe ile başvurdu.  
Lâkin Elbistan’dan ses soluk yok. Başvurunun akıbeti ile ilgili olarak avukat Tanay, suç duyurusunda bulundu. Bu başvurunun kaybolmuş ya da kaybedilmiş olduğunu iddia ediyor. Yani kasıt olduğunu. 
Zere’nin sağlık durumuyla ilgili beş ayrı rapor var. Zere’nin “ağır özürlü” olduğunu belirten. Ama şimdinin moda terimiyle ‘rövanşist’ devletin şanlı bir neferi olan Elbistan Cumhuriyet Savcısı Orhan Irmak onu  28 saatlik bir yolculukla İstanbul Adli Tıp Kurumu’na sevk ediyor.  
Zere’nin avukatı Tanay da savcıyı ilk başvuruyu kasten göz ardı etmekle suçluyor.  
 
Cezaevlerinde sağlık 
Siirt E Tipi Cezaevi’nde geçen sene, gene temmuz ayında Ali Çekin, tedavisi engellendiği için hayatını kaybetmişti.  
İnsan Hakları Derneği’nin 2008 raporundan cezaevlerinde sağlık sorunları açısından gelen şikâyetlerin dökümünü özetleyerek veriyorum:  
 
* Cezaevlerinde ölüm aşamasında olan hasta mahpusların tedavilerinin yapılmadığı, yetkili makamların bu mahpusları ölüme terk ettiği, 
* Cezaevlerinde yatalak vaziyette olan ve kendi ihtiyaçlarını bile karşılayamayan bu insanların hastanelerde bakımının yapılması önünde engeller çıkarıldığı, 
* Cezaevi yetkilileri ve özellikle jandarmanın, ciddi sağlık sorunu olan kişileri hastanelerde mahkûm koğuşları olmamasını gerekçe göstererek tedavi ettirmediği, 
* Cezaevlerinde yeterli sayıda doktor kadrosu olmaması ve bu gerekçeyle sağlık sorunları olan mahpusların tedavilerinin zamanında yapılamadığı, doktorun cezaevine geleceği gününü beklemesinin söylendiği, 
* Cezaevlerinde geceleri doktor bulunmamasından dolayı mahpusların rahatsızlıklarında jandarmanın hastaneye götürmede sorun çıkardığı, 
* Cezaevi doktorunun çoğu hastalıkları psikolojik kabul ettiği ve hastaneye sevkte zorluk çıkardığı, 
* Hastaneye sevkte jandarmanın özellikle doktor kabulünde kelepçeyi çıkarmadığı, 
* Mahpusların tedavisini yapan doktorun kelepçeli tedaviyi kabul etmesi icin mahpusa baskı uygulandığı, 
* Özellikle kadın mahpusların jinekolojik tedavileri yapılırken jandarmanın odadan çıkarılmadığı, 
* Cezaevindeki sağlık memurunun gece kalmamasından kaynaklı ilaç vermede sorun yaşandığı, 
* Cezaevi doktoru tarafından verilen ilaçların çoğunlukla ağrı kesici olduğu ve yeterince kendileriyle ilgilenilmediği, 
* Hastaneye ameliyat ve fizik tedavi için götürülen hastalara bilgi verilmeden yeniden cezaevine getirildikleri, 
* Uzun süreli cezaevinde bulunan mahpuslarda cezaevinin ve odaların fiziki yapısından kaynaklı görme ve duyma, mesafe algılamada ciddi rahatsızlıkların başladığı, 
* Mahpusların sağlık sorunları gerekçesiyle verilen rejim yemeklerinin rejim yemeği olmadığı sadece diğer mahpuslara verilen yemeklerin salçasız şekilde getirildiği, 
* Cezaevinde yaşanan ölüm olayında cezaevi doktoru ve cezaevi yetkililerinin çelişkili ölüm beyanları verdikleri, 
* Yasamsal sorunu olan hastaların tam teşekküllü hastanelerin bulunduğu illere sevkinin yapılmadığı, 
* Yatalak durumda olan hastaların hastaneye sevk edilişinde uygun olmayan cezaevi ring araçları ile götürüldüğü, 
* Yaralı olarak cezaevine getirilen mahpusların tedavilerinin yapılamadan hücreye konulduklarını biliyor muydunuz? 
 
Resmi kurum ve yetkililer, mahpusların yeterli düzeyde sağlıklı yaşam koşullarına ve tıbbi bakıma erişimini sağlamakla yükümlüdür.  
Uluslararası standartlar, cezaevinde sağlanan tıbbi bakım hizmetinin, cezaevi dışındaki olanaklarla eşit olması düsturu üstüne oluşturulmuştur.  
Komitesi’ne göre; “Cezaevlerine gelişlerinde hükümlülere, sağlık bakım hizmetinin varlığı ve işleyişi hakkında bilgi veren ve hijyenle ilgili temel önlemleri hatırlatan bir kitapçık veya broşür verilmesi faydalı olacaktır”. 
Komite, ayrıca “Tutukluların gözetim altında bulundukları süre boyunca, tutukluluk sürelerinden bağımsız olarak her zaman bir doktora erişim haklarının bulunması gereklidir. 
Sağlık hizmetleri, doktora danışma talepleri gereksiz gecikme olmadan karşılanacak şekilde düzenlenmelidir.” diyor. 
Bizim de haykırmamız gerek. Cezaevlerinde can çekişen insanlarımızı tahliye edin!  
Onların yaşam hakkını gasp etmeyin!  
Onlar sandığınız kadar kimsesiz değil, bunu da iyi bilin
 

 
HABER 13 Temmuz 09 Yazdır E-posta
 

DTP cezaevlerine dikkat çekti

13 Temmuz 2009 Pazartesi 15:41

DTP Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis, Elbistan Cezaevi"nde kanser hastası Güler Zere ile birlikte tekrar gündeme gelen cezaevindeki hükümlülerin sağlık durumlarına dikkat çekti.

Halis, Necmettin Erbakan"a gösterilen hassasiyetin cezaevlerinde bulunan diğer hükümlülere de gösterilmesini isteyerek, Cumhurbaşkanı"nı, AKP Hükümeti ve Adalet Bakanlığı"nı göreve çağırarak yasal yükümlülüklerini yerine getirmelerini istedi.

Toplantıya İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Avukat Öztürk Türkdoğan ile Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Genel Sekreteri Avukat Hüseyin Aslan da katıldı. DTP Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis parlamentodaki açıklamasında, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Adalet Bakanlığı"nın cezaevlerindeki duruma “seyirci” kaldıklarını söyledi.

ERBAKAN HASSASİYETİ SİYASİLERE DE GÖSTERİLSİN

Geçmiş yıllarda yine cezaevlerindeki sağlık sorunlarına dikkat çekmek için yaptıkları basın açıklamalarına değinen Halis “O günlerde, cezasını evinde çekmekte iken Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından tümden affedilen Necmettin Erbakan"dan sağlık durumları daha kötü olan onlarca, hatta yüzlerce hükümlü arasından sadece Odak Dergisi Yazı İşleri Müdürü Erol Zavar, 77 yaşındaki Ali Çekin ve 86 yaşındaki Yusuf Kaplan"ı örnek göstermiştim. Önceki yıllarda Şemsettin Kurt ve Murat Dil adlı hükümlülerin tedavi için geciken tahliyeleri üzerine serbest bırakıldıklarından sonra yaşamlarını yitirdiklerine dikkati çekmiştim. Tedavi olmak için dışarı çıkarılmaktan başka çareleri olmayan hükümlüleri, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül"ün dikkatine sunmuş, Erbakan"a göstermiş olduğu duyarlılığı, siyasi hükümlülere de göstererek yasal yetkisini kullanmasını istemiştim. Bu açıklamadan yaklaşık yirmi gün sonra, Ali Çekin cezaevinde yaşamını yitirdi. Bunlardan sadece, Afyon Korkmaz, (Bergama M Tipi) Aynur Epli (Diyarbakır E Tipi) Gazi Dağ (Malatya E Tipi) Memduh Kılıç (Kırıklar F Tipi) Samet Çelik (Kırıklar F Tipi) İnayet Mete (Siirt M Tipi) İsmet Ayaz"ın (Adıyaman E Tipi) isimlerini vermiştim” dedi.

"ZERE"NİN RAPORLARI DİKKATE ALINMIYOR"

Halis, Elbistan Cezaevi"nde 14 yıldır tutuklu bulunan Güler Zere"nin üniversite hastanelerinden ve tabipler odasından almış olduğu beş adet sağlık raporuna ve ailesinin tedavi için “infaz ertelemesi” talebinin olduğuna dikkat çekerek, ilgili kurum ve makamların söz konusu belgeleri ve talepleri dikkate almadığını vurguladı. Zere gibi İsmet Ablak ve Resul Güner"in ve onlarca hükümlünün ağır sağlık durumları olduğunu ifade eden Halis, yaşam hakkı başta olmak üzere, haklarından mahrum bırakılan tutuklu ve hükümlülere ilişkin talep ve çağrılara Adalet Bakanlığı ve Cumhurbaşkanı Gül"ün duyarlık göstermediğini ifade etti. Halis konuşmasını şöyle sürdürdü: “Çetelere ve katillere neredeyse beş yıldızlı otel koşulları sunan AKP Hükümeti"nin, siyasi tutuklu ve hükümlülere yasal haklarını vermek istememesi insana ve demokrasiye bakışın bir ifadesi olarak karşımıza çıkıyor. Bireylerin yasalardan doğan haklarının verilmesi, evrensel hukuk açısından da zorunludur. Yetkililer hukuk ve demokrasi gereği yasaları uygulamak zorundadırlar.”

Halis cezaevlerindeki ağır sağlık sorunlarının AKP Hükümeti, Adalet Bakanlığı ve Cumhurbaşkanı Gül tarafından bir an önce gündemine alınması gerektiğini kaydetti

 
HABER Temmuz 09 Yazdır E-posta

 

ŞEMDİNLİ'YE SİVİL YARGI BAŞVURUSU

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün CMK'nın 250'nci maddesinde değişiklik yaparak askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasını sağlayan yasayı onaylamasının ardından, askerlerin yargılanması amacıyla ‘Dağlıca davası' ile ilgili başvurunun ardından ikinci talep, Şemdinli Davası için geldi. Van Baro Başkanı Avukat Ayhan Çabuk ile iki avukat, Şemdinli Davası'nın Van Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmesini isteyen dilekçeyi, Van Jandarma Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi'ne verdi.

Avukatlar, daha önce hakkında sivil savcılıkça görevsizlik kararı verilip dosyaları Genelkurmay Askeri Savcılığı'na gönderilen Genelkurmay eski Başkanı Emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve diğer komutanlarla ilgili soruşturma dosyasının da Van Cumhuriyet Savcılığı'na gönderilmesini istedi.

Şemdinli'de 9 Kasım 2005 tarihinde ‘Umut Kitabevi'nin bombalanarak 1 kişinin ölümü, 5 kişinin yaralanması ile ilgili olarak Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nde, 12 Haziran 2009 tarihinde 7'nci duruşması yapılan Şemdinli Davası için avukatlar girişimde bulundu. Van Askeri Mahkemesi'nde devam eden Şemdinli Davası'nın sivil mahkemede görülmesi için Van Baro Başkanı Ayhan Çabuk, avukatlar Selçuk Kozağaçlı ile Murat Timur'la birlikte 6 sayfalık dilekçeyi bugün Van Jandarma Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ne verdi. Avukatlar, daha önce soruşturma açılarak hakkında sivil savcılıkça görevsizlik kararı verilen dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt ve diğer komutanlara ilişkin soruşturma dosyasına da bu kez askeri savcılıkça görevsizlik kararı verilerek dosyanın Van Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesi için Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı'na başvurdu.

Şemdinli'de 1 kişinin ölümü 5 kişinin yaralanmasına neden olan bombalı saldırı ile ilgili halen astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ve PKK itirafçısı Veysel Ateş, ‘Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemde bulunmak, adam öldürmek ve adam öldürmeye teşebbüs etmek, şuç işlemek için anlaşmak’ suçlarından tutuksuz yargılandığı hatırlatıldı.

Avukat Selçuk Kozağaçlı, yaptıkları iki ayrı başvurudan, birinde askeri mahkemede devam eden 3 sanığın yargılandığı dosyanın Van özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmesini istediklerini söyledi. Kozağaçlı, şunları söyledi:

“Diğer başvurumuz aynı dönem Van Savcılığı'nca takip edilen fakat görevsizlik kararı verilerek Genelkurmay Askeri Savcılığı'na gönderilen hazırlık soruşturmasına ilişkindir. Bu hazırlık soruşturmasında ki, mantık şuydu; Savcı ‘3 kişi bu suçu işlemiş olamaz' diyordu. Bu kadar sıkı hiyerarşi, bu bölgede bu kadar düzenli kontrol varken, bu yüzden sıralı amirleri de incelemek zorundadır. Sıralı amirlerin de, bu suç örgütüne komutanlarında bu suç örgütüne dahil olup- olmadığı araştırılmalıdır. Hatta bu konuda bazı emareler vardı. İşte şuan Genelkurmay Askeri Savcılığı önünde bulunan dosya hakkında görevsizlik verilerek buraya gönderilmesini istedik. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı'ndan, Asayiş Kolordu Komutanı'ndan, alay komutanına kadar, savcılığın bu dönemde soruşturma yürüttüğü bir dizi asker bu soruşturmanın içinde.”

Van Barosu Başkanı Ayhan Çabuk ise, Şemdinli davasının müdahil avukatları olarak 14 Aralık 2007 tarihinde davanın askeri mahkemede görülmeye başlamasıyla duruşmalardan çekildiklerini söyledi. Çabuk, şöyle dedi:

“Davalardan çekilirken kaygılarımızı sizinle ve kamuoyu ile paylaşmıştık. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı ve bugünün emekli Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın bu suçun tutuklu sanıkları hakkında sarf ettiği “Tanırım, iyi çocuklardır' cümlesi ile yine basın önünde sarf ettiği, ‘Şemdinli davası bir hukuk skandalıdır' tespitlerinin doysa sanıklarını kollamaya yönelik beyanlar olduğu kuşkusuzudur. Aynı emekli generalin yargılamanın yapıldığı dönemde askeri mahkemenin hakim sıfatı taşımaya subay üyesinin en yüksek rütbeli komutanı ve mahkemenin ait olduğu hiyerarşik düzenin en üst düzey yetkilisi olduğu gözden kaçırılmamalıdır.”

Van Barosu Başkanı Çabuk, suç ve soruşturma tarihlerinde komutanların bulundukları statü nedeniyle dosyaya görevsizlik kararı verildiğini hatırlatarak konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve bölgede görev yapan bazı komutanlar hakkında Van Cumhuriyet Başsavcılığı'na ‘Suç işlemek için örgüt kurmak', ‘Görevi kötüye kullanmak' ve ‘Sahte belge düzenlemek' suçlarından soruşturma açılırken suç ve soruşturma tarihlerinde bulundukları statü itibariyle Askeri Ceza Kanunu uyarınca görevsizlik kararı verilmiştir. Bu tarihe kadar askeri savcılık tarafından soruşturmaların sonucu ile ilgili dosyaya ve davanın taraflarına bilgi verilmemiştir. 26 Haziran 2006 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe giren 5 bin 918 sayılı yasa göz önünde bulundurularak ceza mahkemesi kanununda değişikliğe gidilerek askeri yargının görev alını daraltılmıştır. Askeri mahkemeden 5 bin 271 sayılı CMK'yı değiştiren 5 bin 918 sayılı yasa göz önünde bulundurularak duruşma gününe beklemeksizin dava hakkında görevsizlik kararı verilip, dosyanın görevli ve yetkili Van Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmesini talep ettik. Yine daha önce soruşturma yürütülüp, hakkında sivil savcılıkça görevsizlik kararı verilen General Yaşar Büyükanıt ve diğer komutanlara ilişkin soruşturmada bu kez askeri savcılıkça görevsizlik kararı verilerek dosyanın Van Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesi için Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığına başvuruda bulunduk.“

ŞEMDİNLİ'DEKİ OLAY

HAKKARİ'nin Şemdinli İlçesi'nde 9 Kasım 2005 tarihinde PKK eski hükümlüsü Seferi Yılmaz’a ait Umut Kitapevi’ne yapılan bombalı saldırıda 1 kişi ölürken, 5 kişi yaralandı. Atılan bombayla ilgili astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ve PKK itirafçısı Veysel Ateş ‘Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemde bulunmak, adam öldürmek ve adam öldürmeye teşebbüs etmek, şuç işlemek için anlaşmak’ suçlarından Van 3'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılandı. Mahkeme, 19 Haziran 2006 tarihinde sanıklada 39'ar yıl 10 ay 27'şer gün hapis cezasına çaptırıldı. Yargıtay 9'uncu Ceza Dairesi'nin 16 Mayıs 2007'de ‘eksik soruşturma’ gerekçesi ile bozduğu Şemdinli davasına, Van 3'üncü Ağır Ceza Mahkemesi, 14 Eylül 2007'deki 4'üncü duruşmasında görevsizlik kararı verdi. Askeri mahkemeye gönderilen Şemdinli Davası'nın ilk duruşması, 14 Aralık 2007 tarihinde yapılırken tutuklu Astsubaylar Ali Kaya, Özcan ildeniz ile PKK itirafçısı Veysel Ateş tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı

 
İstanbul Şube 2 Temmuz Miting 09 Yazdır E-posta

SİVAS KATLİAMINI UNUTMADIK UNUTTURMAYACAĞIZ!
DEVLETİN ALEVİSİ OLMAYACAĞIZ!
 
Madımak otelinden alevlerin yükselmesinin üzerinden tam 16 yıl geçti. İnsan olanın öfkeyle kızgınlıkla izlediği bir katliamın anıtı oldu Madımak. Anadolu’nun ilerici aydınlıktan yana insanları, şairleri, tiyatrocuları ve semah dönmeye giden canlar kendi öz kültürümüzü yaşamaya, yaşatmaya gitmişlerdi Sivas’a, Pir Sultan diyarına. Şenliklerden önce Sivas’ta dağıtılan bildiri halkı “cihada” çağırıyordu. 2 Temmuz günü saldırgan güruh önce Kültür Merkezine saldırdı, burada barikatlar kurulup saldırıya cevap verilince, yönlerini bu kez Madımak Oteli’ne doğru çevirdiler. Burada sayıları git gide artan saldırgan güruha karşı ne asker ne polis herhangi bir önlem almadı. Otelin etrafı sarılmaya başlandı ve devletin tüm birimlerinin gözü önünde yaklaşık 8 saat mahsur kaldıkları Madımak Otelinden cansız bedenleri dışarı çıkartıldı. Devletin tüm birimlerince günler öncesinden haber alınan ve göz göre göre katliama izin verilen bir gün yasadı Sivas. Tıpkı Maraş ve Çorum gibi.  Devletin bu seferki katliamda kullandığı güç ise yine bir kotrgerilla örgütlenmesi olan siyasal islam’ın temsilcileriydi.
 
UNUTMAK TEKRAR TEKRAR YANMAKTIR…
Anadolu ve Mezopotamya tarihi katliamlar ve direnişlerle beraber anılmıştır. Zulmün olduğu her yerde ona direnenlerde mutlaka vardı ve hep var olacaklar. Bu topraklarda katliamlar güncel bir tehlikedir. Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, 19 Aralık hapishaneler ve Ümraniye bunların başında gelenleridir. Bir yandan açılımdan bahsedip diğer yandan Kürt halkının üzerine bombalar yağdıran, sendikalara saldıran, toplumu terörle mücadele yasalarıyla, gözaltılarla boyun eğdirmeye çalışanlar, krizin teğet geçeceğini söyleyip, halkı her geçen gün yoksullaştıran, işsizliğe sürükleyen ve provokasyonlar örgütleyenler aynı zihniyetin ürünüdür.
 
Aleviler ölülerinin değil dirilerinin peşinden yürüyor. Yolumuz özgürlüğün, adaletin,  halkların kardeşliğinin, eşitliğin, yoludur
 
Yüz yıllardır katliamlarla, asimilasyonla yok edemedikleri Alevileri, Aleviliği katlederek yani devletin Aleviliğini ve alevisini yaratarak yapma projesini AKP üstlenmiştir. Bu senaryolar karşısında bu ülkenin alevisi, kürdü, lazı, ermenisi, çerkezi… ezileni, horlanani kısaca ötekileştirileni olarak açılım kandırmacalarına kanmayacağız. Bizler demokratik mücadele ile kazanımlar elde edeceğimizi biliyoruz. Bunu yolu da kendi gücümüze güvenmekten geçiyor. 9 Kasım mitingi bunun en belirgin ve güncel örneğidir. Kazanılan talepler vardır ve devlet bu taleplerimizi kabul etmek zorundadır. Uluslar arası ve ulusal hukukta kazanılan Zorunlu Din dersleri davalarının sonuçlarını uygulamak zorundadır.  Kazandığımız ve kazanacağımız haklarımızı kimse  lütfü olarak göstermeye kalkmasın, yanılırlar.
 
Yol bellidir.
Mücadele ederek kazandık mücadele ederek kazanacağız. 9 Kasım mitingi bir gerçeğin ete kemiğe büründüğü gündür. Artık kimse Alevileri eskisi gibi beklemesin, bizim yolumuz özgürlüğün, adaletin,   halkların kardeşliğinin yoludur. Bizim yolumuz özgür, adil ve eşit bir ülkenin yoludur. Bu nedenle taleplerimizi tekrar haykırıyoruz.
 
Sivas Katliamında Sorumluluğu Olan Dönemin Tüm Yetkilileri Yargılanmalı,
Madımak Oteli Müze Olmalı,
Din Derslerine Son Verilmeli,
Diyanet İşleri Kaldırılmalı,
Kimliklerden Din Hanesi Çıkarılmalıdır.
 
Kürt Sorunu Demokratik Yollarla Çözülmeli,
Operasyonlar Durdurulmalı, 
Hapishanelerdeki Tecrit Ve İşkenceler Son Bulmalı,
Ezilen Emekçi Halklardan Yana Özgür, Demokratik ve Toplumcu Bir Anayasa Hazırlanmalı,
Örgütlenme Hakkı Üzerindeki Baskılar Son Bulmalıdır.
 
Taleplerimizi haykırmak ve Sivas Şehitlerimizi unutmadığımızı göstermek için tüm halkımızı 2 Temmuz perşembe günü saat 16:00’da Kadıköy Tepe Nautilus önünde buluşmaya çağırıyoruz.
 
UNUTMAK İHANETTİR!
SİVAS ŞEHİTLERİ ÖLÜMSÜZDÜR!
SİVAS KATLİAMININ SORUMLUSU DEVLETTİR!
SİVASIN IŞIĞI SÖNMEYECEK!
2 TEMMUZ’UN HESABINI SORMAK İÇİN ALANLARA!
2 TEMMUZ’DA ALANLARA! İNSANLAŞMAYA!
2 TEMMUZ İSTANBUL TERTİP KOMİTESİ
 
DESTEKLEYENLER:

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) – Pir Sultan Abdal Kültür Derneği – Anadolu Kültür ve Araştırma Derneği (AKA-DER) -  Boğaziçi Alevi Kültür Derneği – Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu (BDSP) – Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) – Çekmeköy Yurttaş Girişimi -  Devrimci Alevi Komitesi – Demokratik Halklar Federasyonu (DHF) – DİSK – DTP İstanbul İl – Divriği Kültür Derneği – Emekçi Hareket Partisi (EHP) – Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP) – Halkevleri – Halk Cephesi – Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği – İHD İstanbul – Kaldıraç -  KESK Şubeler Platformu – Kerbela.Biz -  Koçgiri Kültür Merkezi Girişimi -  Özgür Demokratik Alevi Hareketi – Partizan – Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP) – Taşdelen Hacı Bektaş-ı Veli Kültür Derneği – TUDEF – Türkiye Komünist Partisi (TKP) – TMMOB İKK – Tohum Kültür Merkezi

 
İstanbul Şube Sergi 09 Yazdır E-posta



“1 MAYIS’TAN ÖĞRENMEK

ÖĞRENMEK İŞÇİ SINIFINDAN”

Selanik’ten, İstanbul’a 1909-2009 Bir Mayıs’ın 100. yılı

Fotoğraf Sergisi


Biz, bu fotoğrafları çekenler; bu sergiyi gezenlerin Chicagolu işçi August Spies’in ölüm cezasıyla yargılandığı mahkemeye söylediklerini de düşünmesini istiyoruz:

"Eğer bizi asarak, tahakküm altındaki milyonların, sefalet içinde çalışan ve kurtuluşu arzulayan, kurtuluşu bekleyen milyonların bu hareketini, isçi hareketini ezebileceğinizi umuyorsanız -eğer düşünceniz buysa, o zaman asın bizi! Burada bir kıvılcımı ezeceksiniz, ama şurada, burada veya orada, arkanızda ve önünüzde ve her yerde alevler yükseliyor. Bu ateşi asla söndüremezsiniz".

1 Mayıs fotoğraf sergisi 27 Haziran cumartesi günü saat 18.00’ de Beyoğlu ÇHD. Sergi salonunda açılıyor.

ÇHD. (Çağdaş Hukukçular Derneği) sergi salonunda kokteylle açılacak olan sergi

27 Haziran-03Temmuz 2009 tarihleri arası izlenebilecek.

Daha sonra Bakırköy, Kadıköy, Kartal, Avcılar’ da Açık alan sokak sergisi olarak gezecek..

23 Temmuz-31 Temmuz 2009 tarihlerinde Taksim Karşı Sanat’ta sergilenecek.

25 Temmuz saat 18.00 de Sergi katılımcılarına ve katkıda bulunanlara sertifika töreni ve Sergi değerlendirme toplantısı yapılacaktır.

Serginin amacı; Türkiye’de 1 Mayısın 100. yılı nedeniyle yapılan kutlamalar. Bu amaçla belgesel bir proje olarak başlatılan bu çalışmaların gelenekselleştirilmesi düşünülmüştür. 2008 yılında ÇHD ve REDFOTOĞRAF tarafından hazırlanan “İşgal İstanbul’u Mayıs 2008 “ sergisinin gördüğü ilgi üzerine daha kapsamlı ve kollektif bir çalışma olması düşünülmüştür.

- Seçici kurul, ön eleme yaparak birbirlerine çok benzeyen ve teknik açıdan çok yetersiz fotoğrafları elemiştir. Böyle olmakla birlikte tüm fotoğraf yollayanların sergide yer almasına çalışılmıştır.

Önümüzdeki yıllarda ulusal ve uluslararası boyutlarıyla İşçi sınıfının önemli tarihi olan

1 mayısları araştırma / dökümantasyon toplanması ve Belgesel sinemanın, Yazar ve çizerlerin katılarak daha kurumsal bir yapıya kavuşturulması önerilmiştir. Görsel arşiv çalışmalarıyla belgeselleştirmek için neler yapılabileceği yönünde önerilerde bulunulmuştur. Zaman içinde bunlar toplumla ve kurumlarla paylaşılacaktır. Bu konuda rapor hazırlanacaktır.

- Bu yıl Fransa’dan Mattieu Chazel ve İngiltere’den Benjamin Hiller isimli iki gazeteci de sergimizde yer almaktadır. 1 Mayıs’ta yurt dışında bulunan arkadaşımız Çağla Cömert de misafir olarak Viyana’dan fotoğrafla sergimize katılarak iki ülke arasındaki farklı yaklaşımı göstermekte.

Ayrıca heykeltıraş Erim Bayrı Metal levha üzerine yaptığı çalışma ile destek vermektedir.

Seçici kurulda yer alan;

Fahrettin Erdoğan: DİSK Basın yayın ve halkla ilişkiler dairesi müdürü,Feyyaz Yaman:Karşı Sanat Galerisi, Metin Yeğin:Belgesel sinemacı,Özcan Yaman: Fotoğrafçı,Özcan Yurdalan:Fotoğrafçı,;Taylan Tanay:Avukat (ÇHD.İst Şube başkanı),Tevfik Taş:Yazar (TYS.Türkiye Yazarlar Sendikası Sekreteri)

Akman Şimşek : Kesk Örgütlenme Sekreteri,Ali Öz : Foto muhabiri,Erol Ekici: Genel iş Sendikası, Genel Başkanı; Rasim Öz :Avukat

Fotoğrafların baskılarını yapan ve gezici standları hazırlayan Atölye Alaturka’ya ve

Karşı Sanat Çalışmalarına,

Sergi katılım duyurularımızı yapan Evrensel gazetesine

Sergi metnimizi yazarak katkısını esirgemeyen Tevfik Taş’a

Toplam 52 kişinin 260 fotoğrafla katıldığı serginin hazırlanmasında bize destek

Veren kişi ve kurumlara sesimize ses kattıkları için teşekkürler…

YAŞASIN 1 MAYIS

22 Haziran 2009

Saygılarımızla

Av.Taylan Tanay (ÇHD.Çağdaş Hukukçular Derneği)

Özcan Yaman ( REDFOTOĞRAF)

ÇHD:0212.245 04 40

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır chd.İ Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

ÇHD. Çağdaş Hukukçular Derneği

Meşrutiyet caddesi Ravanda iş merkezi no :35 Beyoğlu – İstanbul.

Sergi katılımcıları:

Ahmet Şık

Alaattin Timur

Ayşen Tunalı

Aziz Genç

Barış Sever

Benyamin Hiller

Çağla Cömert

Deniz İlgün

Deniz Kocak

Erbil Köker

Erim Bayrı

Emre Tansu Keten

Eylem Lodos

Ezel Urul

Fulda Bol

Galip Varoğlu

Hasan Üstün

Kerem Uzel

Kıvılcım Çağlıer

Matthieu Chazal

Mehmet Kaçmaz

Mine Polat

Mustafa Aykara

Nar Photos

Nesrin Demircan

Nihat Karadağ

Oktay Gülağacı

Onurkan Avcı

Onur Metin

Özcan Yaman

Özlem-Öznur Gümüşkaya

Paşa İrmek

Polat Çağlayan

Pınar Turhan

Sadık Güleç

Sami Kızıltan

Saner Şen

Serra Akcan

Selda Bozbıyık

Selçuk Alp

Selçuk Kuru

Sevil Üzrek

Şaban Dayanan

Şakir Sağlam

Ufuk Koşar

Ulaş Gürpınar

Ulaş Tosun

Yasemin Yıldız

Yusuf Aslan

Yürüyüş Dergisi

Zeynep Kuray

 
2009 Genel Kurul Konuşmacı Görüntüleri Yazdır E-posta
 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 1 - 10 of 124