|
Genel Sekreter Hüseyin Aslan tarafından Sivil ve Demokratik Anayasa konferansında yapılan sunum |
|
|
Genel olarak hukukun oluşum süreci, anayasaların yapımı, darbeler, devrim zamanları, sıkıyönetimler, olağanüstü hal durumları yani hukukun yeniden yaratılış sürecileri, nasıl değerlendirilmelidir? Bir çok hukukçunun ve politikacının da tartıştığı bu durum hukuk- politika ilişkisi bakımından nereye konmalıdır? Bu durum hukuki alana mı, politik alana mı, ya da her iki alanı birden mi girer?
İtalyan siyaset ve hukuk felsefecisi Giorgio Agamben , bu durumu genel olarak bir istisna hali, hukukun yok yeri, kriz dönemi olarak adlandırmakta ve bu dönemde, temel görevi var olan düzeni yürütmek olan yürütme erki tarafından hukukun, hukuk adına askıya alınması olarak adlandırmaktadır.
“İstisna hali, son çözümlemede, yasasızlık ile nomos (yasa), yaşam ile hukuk, auctoritas ile potestas arasında bir belirlenemezlik eşiği oluşturarak, hukuki-siyasal iki yönünü eklemlemesi ve bir arada tutması gereken düzenektir. diye tarif eder. “
Agamben, istisna hali durumunu, yani hukukun oluşum süreci, veyahut anayasaların yapım sürecini, hukuk alanına mı yoksa siyasi alana mı girdiğini tartışmakta ve kendisi hukuk alanına girdiğini kabul etmekte ve siyasal alana girdiğini iddia edenlere, şiddetle karşı çıkmaktadır.
Bu süreç ona göre “Hukuk adına hukuk dışına çıkma, yada ‘yasasız bir yasa gücünün söz konusu olduğu bir yasasızlık uzamıdır. Bu uzam aslında yasasızlık dönemine yasa yerleştirmektir.”
Bilindiği gibi klasik toplum sözleşmeci -liberal anlayışa göre, hukuk devleti güçler ayrılığı ilkesine dayanır. Ve bu güçler yasama, yürütme ve yargı erklerinden oluşur. İstisna halinde, hukuk adına yürütme erki, yasama erkinin yetkisini gasp eder, onu sürecin dışına iter ve kendisi hukuk adına hukuk oluşturmaya başlar.
Ancak günümüz modern dünyasında istisna hali temel kural haline gelmiştir. Ve hukuk daha doğarken, yasama organı yürütme organı tarafından feshedilerek, yetkisi alınarak, hukuk oluşturma adına ayaklar altına alınmıştır.
Alman sosyalist yazar Walter Benjamin’in ise Nazi Almanyasında bu konuda şu görüşlerle tartışmaya dahil olmuştur. “Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız olağanüstü hal istisna değil kuraldır. Buna denk düşen bir tarih anlayışına ulaşmak zorundayız. O zaman göreceğiz ki, gerçek olağanüstü hal yaratmak bize düşen görevdir. Böylece faşizme karşı mücadelede daha iyi bir konuma ulaşacağız. Faşizm tahlilini biraz da , hasımlarının ilerleme adına onu tarihsel bir norm gibi görmelerine borçludur. Yirminci yüzyılda bu yaşadıklarımızın ‘hala’ nasıl mümkün olduğuna şaşmak felsefi bir bakış değildir. Bu şaşkınlık bizi, herhangi bir bilgiye de götürmez, tek bir bilgi hariç tabii: Kaynağındaki tarih anlayışının iler tutar tarafı olmadığı.”
Benjamin farklı tarih anlayışı geliştirmek konusunda son derece haklıdır. Ancak bunun yanında farklı bir siyasi ve felsefi bakış ve farklı bir politik duruşa sahip olmamız gerekiyor.
Bu halde anayasa yapma süreci hukuki alandan çıkmakta, ve tamamen politik bir alana girmektedir. Anayasa metinlerinin de gerek oluşturulma süreçleri gerekse de metinlerin kendisinin esas olarak politik bir işlevi vardır. Dolayısıyla politik bir süreç sonucu ortaya çıkan bir temel metnin tartışması ve oluşturulması da politiktir. Bu süreçte ise tarafları ve çıkarları çatışan çeşitli kesimler, ezenler ile ezilenler, işçiler ile patronlar, sömürenler ile sömürülenler karşı karşıya gelmektedir. Politik olan bu süreçte ise hukukta olduğu gibi bir belirlenmişliğe, bir yasallığa yer yoktur.
Bu nedenle ezilenlerin, sömürülenlerin, halkın yapmadığı bir anayasada öncelikle sınırları ve kuraları başkalarınca belirlenmiş olacak, başkaları halkımız adına kurallar koymuş olacak ve ezilenlerin politika yapma alanı hukuk aracılığı ile tamamen tahakküm altına alınmış olacaktır. Bu sebeple halkın yapmadığı bir Anayasanın belirlemiş olduğu hukuki ve ideolojik alanından kaçmak gerekir.
Burjuva hukuk ideolojisi toplumu önce bireylere ayırır, daha sonra bu bireylere öncelikle özgür özne’likler verir. Hukuki ideoloji bununla da kalmaz her bireyin eşit, özgür iradeli ve siyasi hakları olduğu iddia eder. Oysa Ezilenler ve sömürülenler için, tamamı iyi niyetli bir toplumsal tahayyülden ibaret olan, bu toplumsal sözleşmeci ideoloji reddetmelidir. Bizler öncelikle eşit olmadığımızı, özgür olmadığımızı, iradelerimizin çoğu kez baskılandığını ve bireysel haklarımız yanında bir çok kolektif haklarımızın olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla öncelikle ilk itirazımızı buradan yapmalıyız.
* * * * * *
Bir Anayasa için temel çerçeve ve ilkeler
Burada öncelikle şunu belirtmek gereklidir. Bizce halkın ihtiyaçlarına karşılık verecek bir anayasa ancak; bugün toplumda mevcut anayasadan rahatsızlık duyan, talepleri olan ve bu taleplerini her fırsatta ve ortamda dile getiren, bu talepleri için yürüyen, dayak yiyen, göz altına alınan, yargılanan, başta Kürtler olmak üzere, aleviler, yoksullar, işçiler, kadınlar ve bütün ezilenlerin talepleri dikkate alındığında ve karşılık bulduğunda bir anlam ifade eder.
Demokratik ve katılımcı bir anayasa ancak toplumu meydana getiren bütün sınıf, tabaka ve en geniş şekilde sürece katılımları ile mümkündür.
Diğer türlüsü, yani egemenler tarafından topluma dayatılan hali, bir tür yeni dönem inşası, yeni bir restorasyon anlamına gelecektir ki buna karşı durmak hepimizin görevidir.
Bu açıklamanın ardından bizce yeni bir anayasa için aşağıdaki ilkeler mutlaka benimsenmelidir.
Öncelikle şuan yürürlükte olan ve defalarca kısmi değişiklikler yapılan darbe Anayasası ortadan kaldırılmalıdır. Bu anayasada mevcut ve darbecilerin yargılamasına engel olan, adı geçici olmasına rağmen yaklaşık 30 yıldır yürürlükte bulunan Geçici 15. Maddenin kaldırılmasından sonra darbecilerin yargılanması sağlanmalıdır. Darbeciler yargılanmadan sivil bir anaysa oluşturulamaz.
Toplumun geçmişle yüzleşmesi, hatırlama kültürü yaratılması, bunun için hukukun salt bir araç olmadığı, önemli olan toplumun bu geçmişi ile hesaplaşması, çeşitli hakikat komisyonları kurması, en küçük ölçekte tartışması ve gerçeklerin ortaya çıkması sağlanmalıdır.
12 Eylül anayasası ile toplum üzerinde kurulan askeri vesayet rejimi ortadan kaldırılmalıdır.
Anayasal vatandaşlık ilkesi benimsenmelidir.
Adil Yargılanma ve Eşitlik hakkı herkese tam olarak sağlanmalıdır.
Eşitlik hakkı, hukuksal bir eşitlik ve tasavvurdan ziyade ‘mutlak ve eylemli eşitlik ilkesi’ benimsenmelidir.
Adil yargılanma hakkının güvencesi olan hakim bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesi, tabii hakim ilkesi ve yargı birliği ilkesi adil yargılanma ilkesinin temel unsurlarıdır. Bunun için öncelikle yargılama faaliyetinde bulunan hakim ve savcıların ayrı örgütlenmesi sağlanmalıdır.
Kişilerin temel hak ve özgürlükleri sınırlamalara ve istismarlara maruz bırakılmayacak şekilde serbest ve özgürlükçü bir felsefeyle düzenlenmelidir. Birey devlete karşı korunmalıdır. İfade özgürlüğü tanınmalıdır.
Yoksullukla mücadele sosyal adalet, çalışanların ekonomik ve sosyal hakları ve sendikal hakları güvence altına alınmalıdır.
Eğitim ve sağlık hakkı güvence altına almalı, anadilde eğitim hakkı, bütün vatandaşlara tanınmalıdır.
Siyasi, kültürel, etnik kimlikler ve kolektiflerin yaşatılması ve haklarının korunması anayasal güvence altına alınmalıdır.
Din ve vicdan özgürlüğü sağlanmalı, zorunlu din dersleri kaldırılmalı ve Diyanet işleri Başkanlığı lağvedilmelidir.
Anayasa ile, kadınlara, çocuklara ve engelli vatandaşlara pozitif ayrımcılık sağlanmalıdır.
Askerlik hizmeti zorunlu olmaktan çıkarılmalı ve vicdani red ilkesi benimsenmelidir.
Ekolojik bir çevre ve dünya için, Devletin gerekli bütün tedbirleri ve yükümlülükleri alması sağlanmalı, doğal ve kültürel varlıkları tüketilecek bir kaynak olarak görmeyen; insanlarla birlikte tüm canlıların yaşam sürekliliğini güvence altına alan bir anlayış anayasada egemen olmalıdır.
* * *
Kurulduğu tarihten bu yana, mücadele edenlerin, direnenlerin, devrimcilerin, ezilenlerin ve toplumsal muhalefetin avukatlığında bir taraf olarak, yerini belirleyen ÇHD her şeyden evvel anayasa yapım sürecinin tamamen politik bir süreç olduğunu unutmadan bu konuda görüşlerini ileri sürecek ve mücadeleye devam edecektir.
Hüseyin Aslan
Çağdaş Hukukçular Derneği
|
|
|
Haber: ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ VE HUKUK-AV.FUAT ERDOĞAN ANISINA ULUSLARARASI SEMPOZYUM SONUÇ BİLDİRGESİ |
|
|
Sonuç bildirgesini üyelerimizin bilgisine sunuyoruz.
ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ VE HUKUK İÇİN
İSTANBUL bildirgesi
28.09.2009 İstanbul - TÜRKİYE
26-27 Eylül 2009 tarihlerinde, dört ayrı kıtadan avukatlar ve özgürlük savunucuları İstanbul’da bir araya geldik.
Bugün sizlere açıklıyor olduğumuz bu bildirge, ezilenlerin, yoksulların, vatanları ve gelecekleri tehdit edilen halkların mücadelesine omuz veren avukatların ortak bilincinin, mücadele kararlılıklarının ve dayanışma isteklerinin bir sonucudur.
Bizler;
I. Küresel bir tehdit olan ve tüm insanlığa karşı kesintisiz suç işleyen emperyalizmin durdurulmasının artık yaşamsal bir zorunluluk olduğunu biliyoruz. Her türlü ırkçı saldırganlığın işgal ve sömürüsünü reddediyoruz. Mazlum halkların geleceklerinin ve ülkelerinin çalınmasına seyirci kalmayacağız.
II. Olağanüstü hal rejimlerini olağan ve yaygın hale getirerek küresel düzeyde, de facto bir olağanüstü hal rejimini uygulamaya sokan emperyalist güçler bilmelidir ki;
dünya halkları için aslında kendi varlıkları bir tehdittir ve bu tehdidin adı da “terör”dür. Gerçek terörist, saldırgan emperyalizm ve işbirlikçisi yerel hükümetlerdir.
III. Kendini emperyalist saldırganlık olarak ortaya koyan terör, dünyanın dört bir tarafında mücadele veren hak savunucularını öldürmekte, sağ kalanları ise tutuklayarak ağır izolasyon koşullarında hapishanelere koymaktadır. İzolasyon; cezalandırma amacı güttüğü, acı verdiği ve kasıtlı bir eylem olduğu için bir işkence yöntemidir. Emekleri, toprakları ve gelecekleri için mücadele edenlerin uğradıkları baskılar gibi zulme karşı direndikleri için Kombiya’dan kaçırılarak ABD hapishanelerinde tutulan Simon Trinidad, Sonia ve Ivan Vargas da izolasyon koşullarında tutulmaktadır.
Dünyanın her bir yanındaki hapishanelerde izolasyon koşullarında tutulan politik tutsakları selamlıyor ve özgürlüklerinin derhal geri verilmesi gerektiğini bildiriyoruz. Salıverildikleri güne kadar tüm politik tutsakların isimlerini ve mücadelelerini duyurmaya ve yalnız olmadıklarını hatırlatmaya kararlıyız.
III. Kişilerin, örgütlerin ve ülkelerin hedef gösterildiği Kara Listeler’i reddediyoruz. Dünya Halkları için gerçek tehdit bu “sözde listeleri” hazırlayanlar ve bunlara dayanarak halklara saldıranlardır. Hukuk ancak özgürlük vaat eder ve özgürlükleri güvence altına alırsa saygındır. Sıradan bir egemen ideolojisine, sömürü ve tehdit aracına dönüştürdüğünüz listeleri, kararları, yasaları tanımıyor ve meşru kabul etmiyoruz.
IV. Avukatları da aynı aileleri, dostları ve yoldaşları gibi, bu mücadelede katledilmiş olan direnişçileri unutmayacak ve unutturmayacaktır. Bizler onları sadece anmayı değil özgürlük, bağımsızlık ve emek mücadelesinde izleyerek yaşatmayı vaat ediyoruz.
IV. Hakları ve özgürlükleri için mücadele edenlerin avukatları, mahkemeler, cezaevleri ve karakollar ile sınırlanamaz. Bizler kendi yaşamlarımızın “seyircisi” olmayacağız. Enternasyonal bir bilinç ile örgütlenmeye, aynı çatı altında deneyim ve mücadelemizi paylaşmaya karar verdik. Ezilenlerin avukatları bu bildirge ile en kısa zamanda, en geniş ve en güçlü uluslar arası dayanışma örgütünü yaşama geçirmeye karar vermiştir. Bu aynı zamanda dünyanın dört bir yanında bizimle aynı kavgayı veren meslektaşlarımıza da bir çağrı olarak okunmalıdır.
Aramızda bulunması doğal görüş ve tutum farklılıkları, alanlarımıza ve ülkelerimize özel farklı ihtiyaçlar, bizi birbirimize güçlü bir zincirle bağlayan dayanışma ihtiyacımızdan ve enternasyonalist kararlılığımızdan daha büyük değildir.
Bu bildirgeyle, ilkine kararlılığımızı hatırlatmak, ikincisinin ise umudunu ve inancını güçlendirmek için; halkların düşmanlarına ve dostlarına aynı anda sesleniyoruz;
“İstanbul’da bir araya geldik. Küresel zulüm ile mücadele etmek için tüm mesleki, teorik ve siyasal birikimimizi paylaşıyoruz. Halkın avukatları, halkın mücadelesinde artık daha güçlü ve inançlıdır. Bugün yanımızda bulunamayanlar, bu bildirgenin açtığı kapıdan yanımıza gelerek sesimizi arttıracaklardır.” |
|
|
Genel Merkez Basın Açıklaması 09.09 |
|
|
BASINA VE KAMUOYUNA
7 EYLÜL 2009 ANKARA
12 Eylül Askeri/Faşist Darbesi’nin gölgesinde, onu takip eden 28. Adli Yıl Açılıyor…
Bugün kapalı salonlarda “yargının içerisinde bulunduğu durum” başlıklı uzun konuşmalar yapılacak. Biz ise kısa bir sorunun basit cevabı için sokaktayız; Yargı ne işe yarar?
Ve tabii ki hangi yargı?
Darbenin ertesi günü; Anayasal düzeni ortadan kaldırmış beş generale saygı ve bağlılıklarını sunmak için sokağa çıkma yasağının kaldırılmasını bekleyen yargı,
Darbenin yıl dönümünde “ben bunu asacağım ama yaşı tutmuyor” diyen cellâtlara; “biz büyütelim siz asın” diyen yargı,
Darbenin ertesi yılında; binlerce sivilin Askeri cezaevlerinden askeri mahkemelere iç çamaşırlarıyla sürüklenmesine, “beni ilgilendirmez önümdeki kanuna bakarım” diyen yargı,
Darbenin ikinci yıldönümünde; bir kişiyi “hâkim karşısına çıkarmadan yüz yirmi gün gözaltında tutarım” diyen kolluğa sebebini dahi sormadan kabullenmiş yargı,
Darbeden onbeşyıl sonra bile, falakadan, elektrikten, askıdan önüne getirilenlerin yakarışını “soyut iddiadan ibaret bulup” tutanaklarına yazmayan, yazamayan yargı,
Darbeden yirmibeş yıl sonra, Şemdinli’nin “bombacı başçavuşlarını” kurtarmak için içtihat değiştiren, yasa esneten yargı,
Biraz olsun hesap sorma işinin ucundan tutan meslektaşlarını istiskal eden, meslekten atan yargı,
İşte bugün artık konuşulması gereken budur.
Darbe rejimini içselleştirip, içtihat haline getirmiş bir yargı ne işe yarayacak?
Aslında Adli Yıl açılışı yapmak anlamsızdır. Çünkü 12 Eylül 1980’den bu güne hiç bitmeyen, karanlık ve uzun bir “adli yılın” içinde yaşıyoruz zaten. Onu kapatmadan yenisi nasıl açılacak?
Egemenlerin hiç bitmeyen “olağanüstü” halindeyiz, iddiaya göre neredeyse yüzyıldır ülkemiz uçurumun kenarında, neredeyse yüzyıldır bizi bizden kurtarmak için öldürüyorlar, vergilerimizle ödediğimiz silahlarlarla vuruluyor, yaptırdığımız hapishanelerde yatıyoruz.
Sendikalarımızı kapatıp mallarını kayyımlara devrederken, derneklerimizi ve federasyonlarımızı suç örgütü ilan edip ortadan kaldırırken, işten, okuldan, ülkeden kovulmamızda “mevzuata aykırılık bulmayan” bu yargı ne işe yarar?
İhtiyacımız olan göstermelik bir Adli Yıl açmak değil, bu uzun ve karanlık cunta yıllarının hesabını kapatmaktır.
Elinde siyasal partiler için kapatma iddianameleri hazırlamak, cumhurbaşkanından, bakanlar kuruluna kadar tüm yürütmeyi yüce divanda suçlamak yetkisi bulunan bir savcılığın önündeyiz. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın… Burası ülkenin en yetkili iddia makamı…
O zaman şunu sorma hakkımız var;
Niye bu karanlık yıllar boyunca işlenen suçların hesabını sormuyorsun?
Anayasanın 17. Maddesi ile korunan “yaşam hakkı”, bizi öldürenlerin elini kolunu bağladı mı ki; aynı anayasanın sözde geçici 15. Maddesi senin elini kolunu bağlasın?
Anayasanın 19. Maddesi “hürriyetimizi ve güvenliğimizi” korudu mu ki; aynı anayasanın sözde geçici 15. Maddesi katillerimizi koruyabiliyor.
İşimizi, ekmeğimizi, örgütümüzü, sendikamızı, çocuklarımızı, sevdiklerimizi, geleceğimizi koruyamayan bu anayasa, iş katillerimizi korumaya gelince ne kadar ısrarcı, ne kadar yaman bir anayasaymış meğer?
Biz artık bu bahanenize inanmıyoruz. Siz inanıyor musunuz?
Sizin de hukukçuluğunuz, vicdanınız, onurunuz, kendinize saygınız, geçici 15. Maddenin “aslında” elimizi kolumuzu bağlamadığını söylemiyor mu? Siz bilirsiniz.
Biz, hiç bitmeyecek tarihsel ve toplumsal bir yüzleşmenin ev sahipleriyiz. Biz halklarız. Eğer sizin niyetiniz yoksa, hem kendimizle hem sizinle, tarihsel, siyasal ve hukuksal olarak yüzleşmeye hazırız. Biz adalet istiyoruz. Sizin adalete hevesiniz, hukuka niyetiniz yok diye; ezilenlerin, yoksulların ve onlar için mücadele ederken katledilen yoldaşlarımızın umudunu ortada bırakmayacağız. Sizin cüppeleriniz büyük ve karanlık mahkeme binalarının içerisindeki salonlarda asılı; Bizim önlüklerimiz, tulumlarımız, cüppelerimiz sokakta…
Adalet istiyoruz, yerine getirinceye kadar susmayacağız, durmayacağız.
12 Eylül Askeri/Faşist cuntası ve tüm işbirlikçileri halka karşı işlediği suçlardan dolayı derhal yargılanmalıdır!
ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ GENEL MERKEZİ
ANKARA EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ ADINA
|
|
|
İzmir Şube Basın Açıklaması Adli Yıl 09 |
|
|
Değerli basın ve yargı emekçileri, değerli meslektaşlarımız;
Bugün başlayan yeni adli yıla dair söyleyeceklerimiz var.
Bu adli yıla da her adli yıl açılışında tekrarlayageldiğimiz ve artık hem bizim hem de sizlerin ezberlemiş bulunduğu sorunlarla ve üzerine yeni eklenenlerle giriyoruz.
Biliyoruz ki bu adli yılda da vatandaşların büyük bir kısmı adliye “sarayları”ndan, adalet duyguları tatmin olmadan ve kafaları karmakarışık bir halde ayrılacaklar. Hukukçular ve yargı emekçileri, vatandaşların sorunlarını çözmeye çalışırken yine olumsuz şartlarla boğuşacak ve yine en küçük bir mesleki tatmin yaşamadan, insanlık dışı koşullarda çalışmalarını sürdürecekler. Yurttaşlar, hukukçular ve yargı emekçileri açısından bu adli yıl da, tıpkı öncekiler gibi, bir sorunlar yumağı niteliği taşıyacak.
Bu adli yılda da yüzlerce çocuğumuz tutuklanacak, hatta on yıllara varan hapis cezalarına çarptırılacak. Cezaevlerinin gayri insani koşullarında yaşamaya çalışan hasta tutuklu ve hükümlüler görmezden gelinecek. Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü gazeteci, aydın ve sendikacılara bu yıl da yenileri eklenecek.
Bu adli yılda da yüz binlerce işçi işinden olacak ve bunların büyük bir kısmı, giderek caydırıcı hale gelen yargılama giderleri ve uzayan yargılama süreleri nedeniyle haklarını aramaya dahi kalkışmadan işsizler kervanına katılacak. Ancak çok küçük bir kısmı adliyelere yansıyacak ama bu yıl da milyonlarca işçi sigortasız çalıştırılacak, binlerce işçi sakat kalacak, yüzlercesi ölecek. Haklarını arayan azınlığın davaları ise “duruşma defterinin yoğunluğu ve aradaki günlerin dolu oluşu nazara alınarak” hemen her seferinde bir sonraki adli yıla, Yargıtay’ın iş yükü nedeniyle de ondan sonraki adli yıla kalacak.
Düşünce ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar sürecek. Doğal yaşamın sermaye ve devlet eliyle tahribi hukuka rağmen devam edecek. Kentleri dönüştüreceği iddia olunan rant planları binlerce yeni mağdur aile yaratacak.
Kangrene dönüşen bu sorunların çözümüne dönük bir iradenin yokluğunda, mevcut ve yetersiz yasalar değişmeden kalacak; en azından bu yasaları olsun uygulamaya çalışan hukuk sisteminde de olumlu yönde bir gelişme olmayacak. Tersine, gerçek ve giderek artan gereksinimleri karşılayamadığı herkesçe malum olan adalet teşkilatı bir türlü güçlendirilemeyecek; hatta bütçe açısından bir yük olarak görülen kısmı, mümkünse küçültülmeye ve adım adım özelleştirilmeye çalışılacak. Hazırlıkları yapılan “arabuluculuk” sistemi, vatandaşlardan alınması düşünülen “yargı katkı payı” ve yargılama giderlerinin tümünün peşin alınması gibi uygulamalarla bir yandan vatandaşın hak arama özgürlüğü daraltılırken; “sözleşmeli personel” uygulamasının yaygınlaştırılması, performans kriterlerinin dayatılması ve getirilmesi düşünülen “döner sermaye uygulaması” yoluyla güvenceli çalışma tamamen ortadan kalkacak.
Bu adli yıla da yoksul yurttaşlar adalet arayışlarında yeterli desteği bulamayacak. Çünkü hak arama özgürlüğü ve adil yargılama açısından biricik çözümler olan adli yardım sistemi ve zorunlu müdafilik hizmetleri, Adalet Bakanlığı’nın, bunları bir yük olan gören zihniyeti sonucunda neredeyse kullanılmaz durumda. İşin daha da üzücü yanı, Türkiye Barolar Birliği’nin ve Baroların da, işlemez hale gelen zorunlu müdafilik sistemini öncelikli ve temel bir sorun olarak görmemesi ve göstermelik çabalar haricinde bu kıyıma açıkça göz yumması.
Biz Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi üyeleri olarak; tüm bu olumsuzluklara rağmen, demokratik, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, işçiden, yoksuldan, kadından, çevreden, barıştan yana bir adalet sistemi istiyor ve bunu gerçekleştirmek için çabalıyoruz. Bunun, ancak haklarını arayanların birlikte vereceği ortak mücadele ile mümkün olacağını da biliyoruz. Bu nedenle yeni adli yılın, ortak hayallerimizi gerçekleştirmek uğruna verdiğimiz örgütlü mücadelenin güçleneceği bir yıl olmasını diliyoruz.
Tüm yargı emekçilerini ve onların örgütlü mücadelesini selamlarız.
|
|
|