Madımak otelinden alevlerin yükselmesinin üzerinden tam 16 yıl geçti. İnsan olanın öfkeyle kızgınlıkla izlediği bir katliamın anıtı oldu Madımak. Anadolu’nun ilerici aydınlıktan yana insanları, şairleri, tiyatrocuları ve semah dönmeye giden canlar kendi öz kültürümüzü yaşamaya, yaşatmaya gitmişlerdi Sivas’a, Pir Sultan diyarına. Şenliklerden önce Sivas’ta dağıtılan bildiri halkı “cihada” çağırıyordu. 2 Temmuz günü saldırgan güruh önce Kültür Merkezine saldırdı, burada barikatlar kurulup saldırıya cevap verilince, yönlerini bu kez Madımak Oteli’ne doğru çevirdiler. Burada sayıları git gide artan saldırgan güruha karşı ne asker ne polis herhangi bir önlem almadı. Otelin etrafı sarılmaya başlandı ve devletin tüm birimlerinin gözü önünde yaklaşık 8 saat mahsur kaldıkları Madımak Otelinden cansız bedenleri dışarı çıkartıldı. Devletin tüm birimlerince günler öncesinden haber alınan ve göz göre göre katliama izin verilen bir gün yasadı Sivas. Tıpkı Maraş ve Çorum gibi. Devletin bu seferki katliamda kullandığı güç ise yine bir kotrgerilla örgütlenmesi olan siyasal islam’ın temsilcileriydi.
UNUTMAK TEKRAR TEKRAR YANMAKTIR…
Anadolu ve Mezopotamya tarihi katliamlar ve direnişlerle beraber anılmıştır. Zulmün olduğu her yerde ona direnenlerde mutlaka vardı ve hep var olacaklar. Bu topraklarda katliamlar güncel bir tehlikedir. Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, 19 Aralık hapishaneler ve Ümraniye bunların başında gelenleridir. Bir yandan açılımdan bahsedip diğer yandan Kürt halkının üzerine bombalar yağdıran, sendikalara saldıran, toplumu terörle mücadele yasalarıyla, gözaltılarla boyun eğdirmeye çalışanlar, krizin teğet geçeceğini söyleyip, halkı her geçen gün yoksullaştıran, işsizliğe sürükleyen ve provokasyonlar örgütleyenler aynı zihniyetin ürünüdür.
Yüz yıllardır katliamlarla, asimilasyonla yok edemedikleri Alevileri, Aleviliği katlederek yani devletin Aleviliğini ve alevisini yaratarak yapma projesini AKP üstlenmiştir. Bu senaryolar karşısında bu ülkenin alevisi, kürdü, lazı, ermenisi, çerkezi… ezileni, horlanani kısaca ötekileştirileni olarak açılım kandırmacalarına kanmayacağız. Bizler demokratik mücadele ile kazanımlar elde edeceğimizi biliyoruz. Bunu yolu da kendi gücümüze güvenmekten geçiyor. 9 Kasım mitingi bunun en belirgin ve güncel örneğidir. Kazanılan talepler vardır ve devlet bu taleplerimizi kabul etmek zorundadır. Uluslar arası ve ulusal hukukta kazanılan Zorunlu Din dersleri davalarının sonuçlarını uygulamak zorundadır. Kazandığımız ve kazanacağımız haklarımızı kimse lütfü olarak göstermeye kalkmasın, yanılırlar.
Yol bellidir.
Mücadele ederek kazandık mücadele ederek kazanacağız. 9 Kasım mitingi bir gerçeğin ete kemiğe büründüğü gündür. Artık kimse Alevileri eskisi gibi beklemesin, bizim yolumuz özgürlüğün, adaletin, halkların kardeşliğinin yoludur. Bizim yolumuz özgür, adil ve eşit bir ülkenin yoludur. Bu nedenle taleplerimizi tekrar haykırıyoruz.
Sivas Katliamında Sorumluluğu Olan Dönemin Tüm Yetkilileri Yargılanmalı,
Madımak Oteli Müze Olmalı,
Din Derslerine Son Verilmeli,
Diyanet İşleri Kaldırılmalı,
Kimliklerden Din Hanesi Çıkarılmalıdır.
Kürt Sorunu Demokratik Yollarla Çözülmeli,
Operasyonlar Durdurulmalı,
Hapishanelerdeki Tecrit Ve İşkenceler Son Bulmalı,
Ezilen Emekçi Halklardan Yana Özgür, Demokratik ve Toplumcu Bir Anayasa Hazırlanmalı,
Örgütlenme Hakkı Üzerindeki Baskılar Son Bulmalıdır.
Taleplerimizi haykırmak ve Sivas Şehitlerimizi unutmadığımızı göstermek için tüm halkımızı 2 Temmuz perşembe günü saat 16:00’da Kadıköy Tepe Nautilus önünde buluşmaya çağırıyoruz.
Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) – Pir Sultan Abdal Kültür Derneği – Anadolu Kültür ve Araştırma Derneği (AKA-DER) - Boğaziçi Alevi Kültür Derneği – Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu (BDSP) – Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) – Çekmeköy Yurttaş Girişimi - Devrimci Alevi Komitesi – Demokratik Halklar Federasyonu (DHF) – DİSK – DTP İstanbul İl – Divriği Kültür Derneği – Emekçi Hareket Partisi (EHP) – Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP) – Halkevleri – Halk Cephesi – Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği – İHD İstanbul – Kaldıraç - KESK Şubeler Platformu – Kerbela.Biz - Koçgiri Kültür Merkezi Girişimi - Özgür Demokratik Alevi Hareketi – Partizan – Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP) – Taşdelen Hacı Bektaş-ı Veli Kültür Derneği – TUDEF – Türkiye Komünist Partisi (TKP) – TMMOB İKK – Tohum Kültür Merkezi
İstanbul Şube Sergi 09
“1 MAYIS’TAN ÖĞRENMEK
ÖĞRENMEK İŞÇİ SINIFINDAN”
Selanik’ten, İstanbul’a 1909-2009 Bir Mayıs’ın 100. yılı
Fotoğraf Sergisi
Biz, bu fotoğrafları çekenler; bu sergiyi gezenlerin Chicagolu işçi August Spies’in ölüm cezasıyla yargılandığı mahkemeye söylediklerini de düşünmesini istiyoruz:
"Eğer bizi asarak, tahakküm altındaki milyonların, sefalet içinde çalışan ve kurtuluşu arzulayan, kurtuluşu bekleyen milyonların bu hareketini, isçi hareketini ezebileceğinizi umuyorsanız -eğer düşünceniz buysa, o zaman asın bizi! Burada bir kıvılcımı ezeceksiniz, ama şurada, burada veya orada, arkanızda ve önünüzde ve her yerde alevler yükseliyor. Bu ateşi asla söndüremezsiniz".
1 Mayıs fotoğraf sergisi 27 Haziran cumartesi günü saat 18.00’ de Beyoğlu ÇHD. Sergi salonunda açılıyor.
ÇHD. (Çağdaş Hukukçular Derneği) sergi salonunda kokteylle açılacak olan sergi
27 Haziran-03Temmuz 2009 tarihleri arası izlenebilecek.
Daha sonra Bakırköy, Kadıköy, Kartal, Avcılar’ da Açık alan sokak sergisi olarak gezecek..
23 Temmuz-31 Temmuz 2009 tarihlerinde Taksim Karşı Sanat’ta sergilenecek.
25 Temmuz saat 18.00 de Sergi katılımcılarına ve katkıda bulunanlara sertifika töreni ve Sergi değerlendirme toplantısıyapılacaktır.
Serginin amacı; Türkiye’de 1 Mayısın 100. yılı nedeniyle yapılan kutlamalar. Bu amaçla belgesel bir proje olarak başlatılan bu çalışmaların gelenekselleştirilmesi düşünülmüştür. 2008 yılında ÇHD ve REDFOTOĞRAF tarafından hazırlanan “İşgal İstanbul’u Mayıs 2008 “ sergisinin gördüğü ilgi üzerine daha kapsamlı ve kollektif bir çalışma olması düşünülmüştür.
- Seçici kurul, ön eleme yaparak birbirlerine çok benzeyen ve teknik açıdan çok yetersiz fotoğrafları elemiştir. Böyle olmakla birlikte tüm fotoğraf yollayanların sergide yer almasına çalışılmıştır.
Önümüzdeki yıllarda ulusal ve uluslararası boyutlarıyla İşçi sınıfının önemli tarihi olan
1 mayısları araştırma / dökümantasyon toplanması ve Belgesel sinemanın, Yazar ve çizerlerin katılarak daha kurumsal bir yapıya kavuşturulması önerilmiştir. Görsel arşiv çalışmalarıyla belgeselleştirmek için neler yapılabileceği yönünde önerilerde bulunulmuştur. Zaman içinde bunlar toplumla ve kurumlarla paylaşılacaktır. Bu konuda rapor hazırlanacaktır.
- Bu yılFransa’dan Mattieu Chazel ve İngiltere’den Benjamin Hiller isimli iki gazeteci de sergimizde yer almaktadır. 1 Mayıs’ta yurt dışındabulunan arkadaşımız ÇağlaCömert de misafir olarak Viyana’dan fotoğrafla sergimize katılarak iki ülke arasındaki farklı yaklaşımı göstermekte.
Ayrıca heykeltıraş Erim Bayrı Metal levha üzerine yaptığı çalışma ile destek vermektedir.
Seçici kurulda yer alan;
Fahrettin Erdoğan: DİSK Basın yayın ve halkla ilişkiler dairesi müdürü,Feyyaz Yaman:Karşı Sanat Galerisi, Metin Yeğin:Belgesel sinemacı,Özcan Yaman: Fotoğrafçı,Özcan Yurdalan:Fotoğrafçı,;Taylan Tanay:Avukat(ÇHD.İst Şube başkanı),Tevfik Taş:Yazar (TYS.Türkiye Yazarlar Sendikası Sekreteri)
Akman Şimşek : Kesk Örgütlenme Sekreteri,Ali Öz : Foto muhabiri,Erol Ekici: Genel iş Sendikası, Genel Başkanı; Rasim Öz :Avukat
Fotoğrafların baskılarını yapan ve gezici standları hazırlayan Atölye Alaturka’ya ve
Karşı Sanat Çalışmalarına,
Sergi katılım duyurularımızı yapan Evrensel gazetesine
Meşrutiyet caddesi Ravanda iş merkezi no :35 Beyoğlu – İstanbul.
Sergi katılımcıları:
Ahmet Şık
Alaattin Timur
Ayşen Tunalı
Aziz Genç
Barış Sever
Benyamin Hiller
Çağla Cömert
Deniz İlgün
Deniz Kocak
Erbil Köker
Erim Bayrı
Emre Tansu Keten
Eylem Lodos
Ezel Urul
Fulda Bol
Galip Varoğlu
Hasan Üstün
Kerem Uzel
Kıvılcım Çağlıer
Matthieu Chazal
Mehmet Kaçmaz
Mine Polat
Mustafa Aykara
Nar Photos
Nesrin Demircan
Nihat Karadağ
Oktay Gülağacı
Onurkan Avcı
Onur Metin
Özcan Yaman
Özlem-Öznur Gümüşkaya
Paşa İrmek
Polat Çağlayan
Pınar Turhan
Sadık Güleç
Sami Kızıltan
Saner Şen
Serra Akcan
Selda Bozbıyık
Selçuk Alp
Selçuk Kuru
Sevil Üzrek
Şaban Dayanan
Şakir Sağlam
Ufuk Koşar
Ulaş Gürpınar
Ulaş Tosun
Yasemin Yıldız
Yusuf Aslan
Yürüyüş Dergisi
Zeynep Kuray
Genel Merkez Basın Açıklaması 26.6.09
Polis tarafından vurularak öldürülen Çağdaş GEMİK’in, ailesi ve yakınlarına polis saldırısı. 15 kişi gözaltında.
Bugün 26.06.2009.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1987 yılında “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme”yi kabul etmesi ve 1997 yılında ise bu sözleşmenin yürürlüğe girdiği gün olan 26 Haziran’ı “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etmesinin 12. Yıldönümü.
Geçen yıllarda ülkemizde kolluk şiddeti sona ermediği gibi, ölümle sonuçlanan olaylarda –nadiren- açtırılması başarılan davalara karşı tahammülsüzlük artık fiili saldırıya dönüşmüş durumda.
Bugün Antalya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan davada, tahliyesini talep eden Önleyici Hizmetler Şubesi'nde görevli tutuklu polis memuru Mehmet Ergin’in “Benim içim rahat, görevimi yaptım” beyanına, davaya müdahil olarak katılan maktûl Çağdaş Gemik’in ailesinden bir kişinin tepki göstermesi üzerine başlayan gerginlikte, mahkeme başkanı tarafından “bağıranları gözaltına alın” talimatı verilmiştir.
Mahkeme Başkanı’nın bu ölçüsüz talimatının “duruşmanın düzenini sağlamak” kavramı ile ilişkilendirilmesi mümkün değildir. Çünkü bu sırada duruşma zaten sona ermiş ve tutuklu polis memuru görevli Jandarma personeli tarafından salondan çıkarılmıştır.
Hâkimin talimatını “bir intikam ve gözdağı” fırsatı olarak değerlendirdiği anlaşılan görevli/görevsiz polis memurları, duruşma salonunda bulunan ailenin etrafını sarmış, salonda ve koridorlarda şiddet uygulamış, gaz kullanmış ve aileyi döverek gözaltına almıştır.
12 kişisi Gemik’in ailesinden 3 kişisi izleyici olmak üzere toplam 15 kişi dövülerek gözaltına almıştır. Çağdaş Hukukçular Derneği Antalya Şube Sekreteri Avukat Ayçin Turna saldırıya uğramıştır. Yaralanmış olan baba Haşim Gemik şikâyette bulunması üzerine savcı talimatıyla gözaltına aldırılmıştır.
Bu tahammülsüzlük, Çağdaş’ın ölümüne neden olan iklimin devamıdır.
Vurmak, yaralamak öldürmek ama asla suçlanmamak isteyen kolluk, yargılanmaya tahammül gösterememektedir. Bu gibi davaları, tutuklu arkadaşlarının şahsında “kendilerine yapılmış bir saldırı” kabul eden kolluk amir ve memurları durdurulmalıdır.
Hâkim ve savcıların bu iklimi sürdürecek tutum ve davranışlardan kaçınması zorunludur.
Maktûl Çağdaş GEMİK’in ailesi ve yakınları serbest bırakılmalı, bugün kendilerine saldırıda bulunan kolluk görevlileri hakkında adli ve idari soruşturma başlatılmalıdır.
Bugüne kadar cezasızlık sayesinde beslenip geliştiği unutulmaması gereken sistemli “KOLLUK ŞİDDETİ” canavarına artık dur denilmelidir.
Bunun yolu dava ve duruşmalarını takip eden mağdur ve maktul yakınlarını dövmek, gözaltına almak, dava açarak yıldırmaya çalışmak değil, sorumluların etkili ve hızlı bir adli işleyişle cezalandırılmasını sağlamaktır.
Maktûl Engin ÇEBER’in ablasına duruşma salonu içerisinde gerçekleştirilen taciz, maktûl Baran TURSUN’un babasına yöneltilmiş bir dizi soruşturma ve kovuşturma, bugün Maktûl Çağdaş GEMİK’in ailesine yapılan saldırı ile birlikte düşünülünce, aynı işkence ve yaşam hakkı ihlali gibi, davalara tahammülsüzlüğün de sistematik hale gelmeye başladığını göstermektedir.
Bizler gerek bu davaların, gerekse mağdur ve maktûl yakınlarına yönelik şiddet ve yıldırma girişimlerinin takipçisi olacağımızı duyurur, tüm basın ve kamuoyunu bu saldırı üzerinden kolluk şiddeti karşısında duyarlılığın arttırılmasına çağırırız.
Saygılarımızla.
İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi
Türkiye İnsan Hakları Vakfı Genel Merkezi
Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Merkezi
hürriyet gazetesindeki haberin fotoğraflarını görebilmek için linke bakınız
http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/galeridetay.aspx?cid=24101&rid=2
İstanbul Şube Basın Açıklaması 25.6.09
ADLİ TIP RAPORUNA RAĞMEN SERBEST BIRAKILMAYAN
GÜLER ZERE ÖLÜME TERK EDİLİYOR
Ülkemizde 19–22 Aralık 2000 tarihinden bu yana, F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevleri başta olmak üzere, benzeri diğer cezaevlerinde, tutuklu ve hükümlülerin tek kişilik veya küçük gruplu hücrelere yerleştirildiği, diğer tutuklu ve hükümlülerden yalıtıldığı bir infaz modeli uygulanmaktadır.
Islah/tretman adı altında geliştirilen ve uluslararası sözleşme, standart ve uygulamalara aykırı olan bu uygulama nedeniyle, temel ve vazgeçilmez hakların kısıtlandığı ve hatta kimi zaman tamamen ortadan kaldırıldığı açık bir olgudur.
Bu model, tutuklu ve hükümlülerin en başta bedeni ve ruhi yapılarında, yani sağlıklarında, onarılmaz yaralar açmaktadır. Bu cezaevi modelinin uygulandığı dönem içerisinde yüzlerce tutuklu/hükümlü infaz sistemi kaynaklı ciddi ve kalıcı sağlık sorunlarına tutulmuştur. Bu tutuklu/hükümlüler aynı zamanda yeterli ve etkili tedavi sürecinden de yoksun bırakılmıştır.
Siyasal iktidarca sergilenen bu anlayış bugün GÜLER ZERE isimli 37 yaşındaki siyasi-kadın hükümlüyü ölüme terk etmiş durumdadır. Elbistan Kapalı Cezaevinde tutulmaktayken sağlık sorunlarını infaz idaresine defaatle bildirmesine karşın, hekim ve hastane olanaklarından yoksun bırakıldığı için kanser hastalığına yakalandığı geç teşhis edilmiştir. Hastalığının geç teşhis edilmesindeki kayıtsızlık tedavi sürecinde de sürmüştür. Tedavi ve bakım için Çukurova Üniversitesi Balcalı Araştırma Hastanesine sevk edilmesine rağmen, mahkûm koğuşunda yer ve sıra bulunmaması gerekçeleriyle tedavisine başlanmamıştır. İlgili C.savcılığı nezdinde yapılan başvurular sonunda tedavisine başlandığında ise sağlık tablosu açısından artık geri dönülemez bir noktaya gelindiği anlaşılmıştır.
Güler ZERE’nin avukatları tarafından ilgili infaz savcılığına, müvekkillerinin cezaevinde tutulması halinde yaşamını yitireceği, etkili ve yeterli tedavi koşullarının sağlanması için infazının ertelenmesi talebinde bulunulmuştur. Adana C.Başsavcılığı bu talep üzerine Çukurova Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalından rapor istemiştir. 22.06.2009 tarihinde hazırlanan raporda;
“Evre 4 malign oral kavite karsinomu nedeniyle ağır özürlü sayıldığı YAŞAMININ AĞIR RİSK ALTINDA OLDUĞU, şahsın bir başkasının bakım ve gözetimine muhtaç olduğu,
Radyoterapi de içerecek yoğun ve ağır bir tedavi gerekebileceğinden bu koşulların sağlanabileceği bir sağlık kuruluşunda tedavi ihtiyacı olduğu CEZAEVİ KOŞULLARINDA BU BAKIM VE TEDAVİNİN SAĞLIKLI OLARAK YERİNE GETİRİLMESİNİN MÜMKÜN OLMADIĞI,
Belirtilen nedenlerle İYİLEŞİNCEYE KADAR HAPİS CEZASI İNFAZININ ERTELENMESİNİN uygun olacağı…” belirtilmiştir.
Bu rapor aynı gün Adana C.Başsavcılığı’na gönderilmiş ancak GÜLER ZERE hala serbest bırakılmamıştır. Oysa 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun’un 16. maddesi uyarınca cezanın amacı dışında etki yaratabileceği anlaşılan hallerde infazın geri bırakılacağı düzenlenmiştir. Maddenin 2. fıkrası uyarınca tıbben tedavisine olanak bulunmayan veya tedavisi uzun sürebilecek bir takım hastalıklar halinde cezanın hastane mahkûm koğuşunda infazı, hükümlünün hayatı için kesin bir tehlike oluşturuyorsa cezanın infazı geri bırakılacaktır. Çukurova Üniversitesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı tarafından hazırlanan rapor Güler ZERE açısından infazın ertelenmesi koşullarının bulunduğunu belirtmektedir.
Açık yasa maddesi ve hazırlanan rapor gözönüne alındığında Güler ZERE’nin serbest bırakılması gerekmektedir. Aksi tutumun yeni bir ölüme yol açacağı ve bunun sorumlusunun da siyasal iktidar olacağını kamuoyuna duyuruyoruz.
Saygılarımızla.
İzmir Şube ortak basın açıklaması 26.6.09
Basına ve Kamuoyuna
İşkence, insan hakları ve insancıl hukuk tarafından yarım yüz yıldan bu yana tutarlı biçimde ve mutlak olarak yasaklanmıştır. Öyle ki, bu yasak olağanüstü hal ve savaş zamanı da olmak üzere hiçbir istisna kabul etmez. Bu nedenle de işkenceyi yasaklamak, tıpkı köleliğin yasaklanması gibi insanlığın aydınlanma ve modernleşme serüveninin en ayırt edici özelliklerinden biri olmuştur.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1987 yılında “İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme”yi kabul etmesi ve 1997 yılında ise bu sözleşmenin yürürlüğe girdiği gün olan 26 Haziran’ı “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etmesiyle işkencenin yasaklanması ve önlenmesi yönünde sürdürülen mücadele önemli bir aşama kat etmiştir.
Bununla birlikte işkence, günümüzde maalesef dünyanın pek çok ülkesinde devletler tarafından toplumlara karşı insanlık dışı bir cezalandırma-yıldırma aracı olarak kullanılmaktadır. Uluslararası insan hakları örgütlerinin hazırladığı raporlar, işkencenin sadece askeri diktatörlüklerde ve otoriter rejimlerde değil “demokratik” ülkelerde de uygulandığını ortaya koymaktadır. Özellikle, 11 Eylül 2001 sonrası yaşanan süreçte “teröre karşı güvenliği sağlama” gerekçesiyle işkenceyi meşrulaştıran ve işkencecileri koruyan tutum ve politikalar tüm dünyaya egemen olmuştur. Bu çerçevede işkencecilerin otoritelerce cezasız bırakılması, işkenceyi mümkün kılacak yasal düzenlemelerin yapılması, işkence yöntemlerini geliştirmek üzere bilim ve teknolojiden, bilhassa da tıbbın ve psikiyatrinin olanaklarından yararlanılması, işkence eğitiminin yanı sıra işkence aletlerinin üretim ve ticaretinin legal bir sektör haline getirilmesi üzüntü ve kaygı vericidir.
Dünya çapındaki bu olumsuz tablonun oluşumunda elbette Türkiye’nin de katkı ve payı bulunmaktadır. Her ne kadar son yıllarda bazı önemli uluslararası sözleşmeler imzalanmış ve TBMM onayından geçerek yürürlüğe girmiş, iç hukukta uluslararası standartlara uygun kimi reformlar yapılmış ise de, özellikle 2005 yılından itibaren yasal düzenlemelerde ve uygulamada insan haklarını erozyona uğratan bir dizi gelişme gerçekleşmiştir. Bu çerçevede işkence, Türkiye’de özelliklede son dönemlerde ağırlık kazanan bir sorun olarak gerçekliğini korumaktadır.
Özellikle Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nda yapılan değişiklik sonrasında sıradan polis karakollarında, jandarma birimlerinde, açık alan ve sokaklarda, gösteri ve yürüyüşlere müdahale sırasında işkence ve kötü muamele uygulamalarının nicelik ve şiddetinde ciddi bir artış gözlemlenmiştir.
İşkence ve kötü muamele gördüğü gerekçesiyle TİHV’in Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezlerine başvuran kişi sayısı 2006 yılında 337 iken, bu sayı 2007 yılında 452’ye çıkmıştır. 2008 yılında 425 olan başvuru sayısı 2009 yılın ilk beş ayında ise 163 kişi olmuştur. 2007 yılında başvuran 452 kişinin 320’si aynı yıl içinde işkence gördüğünü beyan ederken, bu sayı 2008 yılında 269, 2009 yılı ilk beş ayında ise 74 kişi olmuştur.
İHD’nin yıllık hak ihlali raporlarına göre işkence ve kötü muamele vaka sayısı 2007 yılında 687 iken, bu rakamın 2008 yılında 1546’ya yükseldiği görülmektedir. 2008 yılında yaşanan mağduriyetlerin 448’i gözaltında, 333’ü ise cezaevinde gerçekleşmiştir.
TİHV Dokümantasyon Merkezi’nin verilerine göre 2008 yılında gözaltı merkezlerinde 8 kişi, cezaevlerinde 39 kişi yaşamını yitirirken 2009 yılının ilk beş ayında cezaevlerinde yaşamını yitiren kişi sayısı 11’dir.
Elbette aktarılan bu veriler Türkiye’deki işkence gerçeğinin bizim tarafımızdan saptanabilen yanını göstermekte, aslında çok daha büyük olan gerçek boyutunu yansıtmamaktadır.
Verileri daha da ayrıntılı olarak değerlendirdiğimizde en yüksek değerleri gösteren işkence ve kötü muamele yöntemleri (kabadayak), başvuruların aldıkları fiziksel tanılar (iç organ yaralanmaları, kırık, çatlak gibi ciddi iskelet sistemi hasarları) ile 2007 ve 2008 yıllarında karakollarda, açık alan veya sokakta işkence ve kötü muamele gören başvuru sayısının yüksekliği arasında doğru orantılı bir ilişki görülmektedir. Bu ilişki bize Türkiye’de son zamanlarda işkencenin bilgi alma ihtiyacından çok otoriteyi tesis etmek, korku veya gözdağı vermek, cezalandırmak amacıyla yapıldığına işaret etmektedir.
Gerek 2008 yılında gerçekleştirilen Newroz ve 1 Mayıs kutlamaları sırasında, gerekse 2009 yılında özellikle Diyarbakır, Hakkari başta olmak üzere güneydoğudaki bazı illerde gerçekleşen gösteriler sırasında, bilhassa da çocuk göstericilere yönelik olarak, güvenlik güçlerinin aşırı güç ve şiddet kullanımının sonuçları bu tespiti güçlendirmektedir. 23 Nisan 2009 tarihinde Hakkari’de özel harekat görevlisinin herkesin gözü önünde bir çocuğu dipçikle öldüresiye döverek ağır şekilde yaralaması, yaşanan pervasızlığın en çarpıcı örneklerinden biri olarak hafızalara kazınmış durumdadır. Yine yaşamını yitiren Engin Çeber’ in cezaevinde gördüğü işkence uygulaması, bu tespiti doğrulayan en vahim örneklerden biridir.
İşkence olgusunun bu denli ağır bir sorun olarak gerçekliğini korumasının nedenlerinin başında mevzuatta yapılan değişikliklerin yetersizliğinin yanı sıra yasa uygulayıcılarının algı ve zihniyetlerinin aynen korunuyor olmasıdır. Örneğin kişilerin gözaltına alınmalarına yönelik usuli işlemlerde yapılan bazı olumlu değişiklikler işkenceyi göreli olarak zorlaştırmasına karşın güvenlik güçleri kaçırma, resmi gözaltı işlemi olmaksızın özgürlüğünden alıkoyma vb. yöntemlerle resmi gözaltı birimlerinin dışında işkence ve kötü muamele uygulamaları yapabilmektedirler. Nitekim TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun İstanbul Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü hakkında hazırladığı raporda yer alan “Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü ile ilgili olarak, gerek Komisyonumuza ulaşan gerekse basında yer alan haberlerden bu tür benzer olaylar sonucunda, ilgili emniyet müdürlüğü görevlilerince, ilgili Cumhuriyet savcısına bilgi verilip onun talimatına göre kişilerin gözaltına veya gözlem altına alınmalarına yönelik usuli işlemlerin hukuka uygun olarak yapılması yerine, hukuka aykırı olarak, şahısların polis araçlarına bindirilerek sorgulanmalarının hatta cezalandırılmalarının tercih edildiği, bu işlemin idarî bir pratik haline getirilmeye çalışıldığı endişesi ve kanaati uyanmıştır.” [1] biçimindeki ifadeler de bu gerçekliği açıkça ortaya koymaktadır.
İşkencenin sistematik bir olgu olarak varlığını sürdürüyor olmasının bir başka önemli nedeni ise cezasızlıktır. İşkence iddialarının resen soruşturulmaması, yapılan soruşturmaların etkin ve bağımsız olmaması, işkence yapan kamu görevlilerinin yargılanması için izin sistemine başvurulması, savcı ve yargıçların sübjektif tarafsızlıktan uzak zihniyet yapıları, zamanaşımı ve ceza erteleme vb. nedenlerle işkence yapan kamu görevlileri cezasız kalabilmektedirler. 19 Aralık 2000 yılında Bayrampaşa Cezaevi’nde gerçekleştirilen cezaevi operasyonu nedeniyle haklarında dava açılan görevlilerin “zamanaşımı” zırhı ile korunmaları, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ı öldüren polisler hakkında verilen beraat kararının Yargıtay tarafından da onanması ve yine Baran Tursun’u ateş ederek öldüren polise yalnızca iki yıl bir ay “ceza” takdir edilmiş olması bu ülkedeki cezasızlık olgusunun boyutunu gözler önüne seren en önemli örneklerdendir.
Bu çerçevede bir başka sorun alanı ise işkence gören kişiler hakkında açılan karşı davalardır. Polisin, herhangi bir biçimde güç kullandığı kişilerin, aslında kendilerine karşı mukavemette bulunduğuna ilişkin iddialar ve bunun sonucunda açılan davalar son yıllarda, bilhassa da PVSK’da yapılan değişiklerle birlikte rutin bir uygulama haline gelmiştir.
Güvenlik güçleri, gösteri ve yürüyüşlere müdahale, gözaltına alma işlemleri ya da adli görevi yerine getirme sırasında kişilerin direniş gösterdiği iddiasında bulunmaktadır. Böylece gerçekleşen işkence ve diğer kötü muamele biçimlerini meşru bir zor kullanmaya bağlayarak suçu örtbas etmeye çalışmaktadırlar. Bu gibi durumlarda genellikle işkence gören kişiler hakkında TCK m.265’e göre görevi yaptırmamak için direnme suçundan davalar açılmaktadır. Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nün 2005-2007 verilerine göre 2007 yılında işkence (TCK m.94), ağırlaştırılmış işkence (TCK m. 95) ve zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması (TCK m.256) suçlarından 1.105 kamu görevlisi hakkında karar verilirken görevi yaptırmamak için direnme (TCK m.265) sucundan toplam 16.938 yurttaş hakkında karar verilmiştir. Kamu görevlileri aleyhine, belirtilen maddeler uyarınca açılan davaların sadece yaklaşık %36’sında mahkûmiyet kararı çıkarken; yurttaşlara karşı, güvenlik güçlerine görevlerini yaptırmamak için direndikleri iddiasıyla açılan davalarda ise 12.110 kişi hakkında mahkûmiyet kararı verilmiştir. Bu sayı, mukavemet iddiasıyla yargılananların yaklaşık %71’dir. Verilerin açıkça ortaya koyduğu üzere işkenceciler cezasızlık ile mükâfatlandırılırken, yurttaşlar üzerinde hem gördükleri muamele nedeniyle ve hem de davalar yoluyla ciddi bir baskı oluşturulmakta; korkutma, yıldırma ve cezalandırma yoluyla hak aramalarının önü dahi tıkanmaktadır.
Sonuç olarak karşı karşıya olduğumuz tablo vahimdir. Bugün ülkemizde yediden yetmişe, her yaştan, her cinsten, her meslekten, sosyal konumu, siyasî görüş ve inançları ne olursa olsun, bir suç işlesin ya da işlemesin herkesin, her zaman, her yerde hâlâ işkence görme riski vardır. Verilerin de gösterdiği gibi ülkede işkence uygulamalarında mağdur ve fail sayılarındaki artış dikkat çekicidir. Bu artışın sosyolojik olarak anlamı işkencenin kolektifleştiğidir. Zira işkence yapmak ya da görmek gibi insan onurunu zedeleyen ve bir bütün olarak toplum sıhhatini bozan bir deneyimin sayıca fazla insanın yaşantısına dâhil olması, işkencenin bir süre sonra normalleşmesine neden olmaktadır. Böylece işkence, artık toplum dışı bir edim olmaktan çıkıp bizzat toplumsal yaşamın bir parçası haline gelmekte, meşrulaşmaktadır.
“26 Haziran İşkence Görenler ile Dayanışma Günü” vesilesiyle bu ülkede işkencenin son bulması ve “sıfır hoşgörü” politikasının gerçeklik kazanması için insan hakları savunucusu kişi ve kuruluşlar tarafından yıllardır ısrarla ifade edilen ve biri diğerine herhangi bir öncelik taşımadan, ivedilikle yapılması gerekenleri ekte bir kez daha yinelemek istiyoruz.
Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi
Türkiye İnsan Hakları Vakfı İzmir Temsilciliği
İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi
EK - İşkencenin Önlenmesi için Hemen/Şimdi Yapılması Gerekenler:
1. Sistematik ve merkezileştirilmiş veri toplanması: Yapılan yasal düzenlemelerin etkili bir şekilde uygulanması için kolluk kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen işkence ve diğer kötü muamele uygulamaları hakkında daha merkezileştirilmiş, etkili, güncel ve kişi bazında bilgi toplanmalıdır.
2. İşkenceyi önleyici mücadele mekanizmalarının oluşturulması:
· BM İşkenceye Karşı Sözleşme Seçmeli Protokolü TBMM yeni yasama dönemi çalışmaları başlar başlamaz hemen onaylanmalı ve Protokol’de önerilen niteliklere sahip, tarafsız ve bağımsız bir ulusal mekanizma oluşturularak tüm alıkonma yerlerine düzenli ve habersiz ziyaretler gerçekleştirilmelidir. Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme’nin Seçmeli Protokolü (OPCAT) 14 Eylül 2005’te imzalanmıştır. Bununla birlikte Protokol, insan hakları savunucularının her türlü çabasına karşın TBMM tarafından henüz onaylanmamıştır. Dahası, ilgili bakanlıklar bünyesinde mevcut kurulların bir ulusal mekanizmaya dönüştürülerek OPCAT gerekliliklerini “görüntüde” yerine getirmeye ilişkin yasa çalışmaları olduğu bilinmektedir. Bu durum OPCAT’ın hedeflediği bağımsızlığı güvence altına alınmış ulusal önleme mekanizmaları konusunda risk oluşturmaktadır.
· Özlük hakları bakımından Cumhuriyet Savcısına bağlı olarak çalışacak adlî kolluk oluşturulmalıdır.
· Şüphelilerin, polis ve jandarmadaki gözaltı süreçlerinin, ifade alma işlemi de dâhil olmak üzere, sesli ve görüntülü kayıtları alınmalıdır.
· İnsan hakları ihlallerini izleyen insan hakları savunucuları, avukatlar ve gazetecilere yönelik baskı ve tacizlere son verilmelidir.
3. İşkence iddialarının ivedilikle, bağımsız, tarafsız ve etraflıca soruşturulması:
· İşkence ve kötü muamele iddialarının soruşturulması için bir şikâyet yapılması beklenmemeli, bu konuda yeterli şüphe olması durumunda kovuşturma başlatılmalıdır.
· Kolluk kuvvetleri tarafından işlendiği iddia edilen insan hakları ihlallerine karşı derhal, bağımsız, tarafsız ve kapsamlı soruşturmalar yapılabilmesi için etkili şikâyet mekanizmaları geliştirilmelidir.
· İşkence konusunda şikâyette bulunan kişiye, işkencenin fiziksel ve ruhsal izlerinin saptanabilmesi için Birleşmiş Milletler tarafından kabul gören İstanbul Protokolü prosedürü uygulanmalıdır.
· Kolluk kuvvetleri tarafından gerçekleştirildiği işkence iddiaları karşısında hazırlık soruşturmaları bizzat Cumhuriyet Savcıları tarafından yürütülmeli, savcıların İstanbul Protokolü’nün öngördüğü şekilde uzman tıbbî ve adlî tıp muayenesi istemeli, olay yerinde keşif yapmalıdır.
· Kolluk kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen öldürme olaylarında, olay yerinde derhal ve bağımsız bir şekilde delil toplanması ve savcının derhal çağrılarak olay yeri incelemesi yapması sağlanmalıdır.
· Kolluk kuvvetlerinin ciddi insan hakları ihlalleri işlediğinin iddia edildiği durumlarda, savcılar amirlerin de sorumluluğunu araştırmalıdır.
· Bu tür ihlallerden sorumlu olduğu iddia edilen herkese karşı, gerekli yaptırımlar da uygulanmak suretiyle cezaî ve disiplin kovuşturması başlatılmalıdır.
· İşkence ve diğer kötü muameleden dolayı hakkında soruşturma açılan görevlilere işten el çektirilmeli ve cezalandırılmaları durumunda ise işten çıkarılmaları sağlanmalıdır.
· Hakkında dava açılan görevlilerin avukatlarına ücret ödemekten vazgeçilmelidir.
· İşkence mağdurlarının adlî yardım hizmetine kolaylıkla ulaşabilmesi sağlanmalıdır.
· Mağdurların tazminat ve rehabilitasyon hakkı güvence altına alınmalıdır.
· Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarıyla da uyumlu bir şekilde, güvenlik güçleri mensupları tarafından işlendiği iddia edilen ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. (yaşama hakkı), 3. (işkence ve diğer kötü muamele yasağı) ve 13. (etkili başvuru hakkı) maddelerinin ihlali ile ilgili vakalar hakkında derhal, bağımsız, tarafsız ve kapsamlı soruşturmalar yapılması sağlanmalıdır.
4. Yargılama süreçlerine ilişkin:
· Duruşmalar sırasında mağdurların yaşadıkları süreci ve kendilerini en iyi şekilde ifade edebilmelerine olanak tanıyacak düzenlemeler yapılmalı, mağdurlarda oluşan psikolojik tahribatı göz önünde tutarak adlî mekanizma içinde yeteri kadar sosyal hizmet uzmanı, psikolog ve psikiyatrist istihdam edilmelidir.
· Delillerin sunulması sürecine dair düzenleyici zaman dilimleri belirlenmeli, duruşmalar için daha gelişkin ve sürdürülebilir düzenleyici çerçeveler sunulmalı ve dava öncesi hazırlığın etraflı bir biçimde yapılabilmesine yönelik mekanizmalar geliştirmek suretiyle, duruşmaların gereksiz gecikmeler yaşanmadan yapılabilmesi sağlanmalıdır.
· Sanık ya da tanık olarak ifade vermesi için çıkartılan mahkeme celplerine riayet etmeyen kolluk kuvveti mensuplarına yaptırımlar uygulanmalıdır.
· Etkili bir tanık koruma sistemi kurulmalıdır.
· Güvenlik güçleri mensupları hakkında açılan davaların “güvenlik gerekçesiyle” uzak bir yere alındığı durumlarda, ilgili tarafların ve avukatlarının duruşmalara katılım masrafları (ulaşım ve kalacak yer masrafları dâhil olmak üzere) devlet tarafından karşılanmalıdır.
5. Yasal düzenlemeler:
· Terör suçu işlediği gerekçesiyle gözaltına alınan bir kişinin gözaltına alındığı ilk andan itibaren var olan, bir savunma vekili ile görüşme hakkının savcının isteği ve hâkimin kararı ile 24 saate kadar ertelenmesine izin veren Terörle Mücadele Yasası’nın 10. maddesinin b fıkrası kaldırılmalı ve tecrit gözaltı uygulamasına yeniden dönülmesi önlenmelidir.
· Ölümle sonuçlanacak şekilde güç kullanımına sadece hayat kurtarmak amacıyla ve bunun kaçınılmaz olduğu durumlarda başvurulması gerektiğini belirten uluslararası ilkeler de göz önüne alınarak; kolluk kuvvetleri tarafından öldürücü nitelikteki güç kullanımının sınırsız bir şekilde kullanılmasının önünü açan Terörle Mücadele Yasası’nın Ek 2. maddesi değiştirilmelidir.
· Polisin yetkilerini genişletip keyfileştiren Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu değiştirilmelidir.
· İşkence suçu için hiçbir şekilde zamanaşımı uygulamamalıdır.
6. İşkence ve kötü muamelenin tıbbî olarak belgelenmesinin ve adlî tıp hizmetlerinin geliştirilmesinin sağlanmasına yönelik tedbirler:
· Adlî Tıp Kurumu’nu işlevsel ve resmî olarak Adalet Bakanlığı’ndan bağımsızlaştırılmalıdır.
· İşkence iddialarının, ispatlanmasında fiziksel bulgular kadar ruhsal bulgular da eşit önem taşır. Rapor veren tıbbî personelin, işkencenin fiziksel ve ruhsal izlerini tespit etme olanağı veren adlî tıp teknikleri konusunda gereğince eğitilmeli işkence konusunda şikâyette bulunan kişiye İstanbul Protokolü prosedürü eksiksiz olarak uygulanmalıdır.
· Mahkemelerin, üniversitelerin eğitim ve araştırma hastaneleri ile diğer uzman kurumlar tarafından verilen tıbbî ve psikiyatrik raporları delil olarak kabul etmesini sağlamak için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
· Gözaltına alınan kişilerin tıbbî muayenelerinin tam, bağımsız ve tarafsız bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlamaya dönük gerekli düzenlemeler yapılmalı ve bu düzenlemelerin uygulanıp uygulanmadığı sıkı bir şekilde kontrol edilmelidir.
7. Yapılan yasal iyileştirmelerin uygulanabilmesi için uygulayıcılara gerekli eğitim verilmeli, etkin denetim sağlanmalıdır:
· Polis ve jandarma görevlilerine, yasal değişiklilerin ve uluslararası ilkelerin uygulanması hakkında ek eğitimler verilmeli, genelge ve yönerge hükümlerinin uygulanması sağlanmalı ve aksi halde söz konusu olacak yaptırımlar eklenmelidir.
· Hâkim ve savcılara, yasal değişikliklerin ve uluslararası ilkelerin uygulanması hakkında ek eğitimler verilmeli, çıkarılan genelge ve yönergelerin uygulanması sağlanmalıdır.
[1] Bkz. TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Raporu, 09.06.2009, s.34