İzolasyon, unutma ve unutulma üzerine...
Her anlamda beyazların, çoğunlukların, bu dünyayla başı hiç derde girmemiş ve girmeyecek olanların huzur ve güvenini sağlamak için aslında çok eski bir yöntem: Ayırma, uzakta, gözlerden ve gönüllerden ırak tutarak unutturma. Sonra da, unutulanların, terkedilmişlerin, dışlanmışların üretebilecekleri tek şey olan “öfke ve isyan” ın bin bir halini gerekçe göstererek, huzur ve güven’in tesisi için yeniden yeniden ayırma, unutturma ve orada unutuldukları yerde onları hiçleştirerek yok etme ya da kendilerini yok etmekten başka seçenek bırakmama. Hijyenik dünyaları hak edenleri, uymayı beceremeyenlerden korumak için insanlık, dikenli tellerden duvarlara, toplama kamplarından günümüzün modern zengin kent gettolarına kadar pek çok çare buldu; deli’lerden, kapkaççılara kimsenin aşamayacağı giremeyeceği başka dünyalar. Gözlerinizi yumuyorsunuz ve dünyanın bütün unutulmuşları bazen dikenli tellerin, bazen duvarların, bazen sitenizin dışında kalıveriyor.
* * *
Akıl hastaneleri ve hapishaneler bu işe yarar, ağır vakalar için. Hayatın bazen kıyısındaki, bazen dışındaki bazen de başka bir hayat tasavvuruyla zihni “bulanmış” olan bu arızaları, içe almak için, öncelikle çok sıkı “gözetlemek” gerekmektedir. Kurumsal yapıların mimarileriyle ilgili tarihsel süreç bütünüyle, “gözetimin” en uygun yapılabileceği mekansal tasarımların tarihidir. Yatılı olan olmayan eğitim kurumlarında tuvalet kapılarının dış dünyanın varlığını hissettirecek bir tarzda alttan-üstten boşluklu tasarımıyla, modern iş mekanları olarak tarif edilen, kimin ne kadar çalıştığının gözetlenebilmesinin en uygun mimari düzenlemesi açık büro sistemlerinin, cezaevlerinin her noktasının ilkel ya da en gelişmiş teknolojilerle gözetlenebilir kılınması arasında niteliksel bir fark yoktur. Mastürbasyonun, üretim hızının ya da “suçlu” ların bir araya gelişlerinin kontrolü. Bedenin –esas olarak hazzın-, kapitalist karın ve düzenin kontrolü. Dolayısıyla insana her an ve bedeninden başlayarak, dokunuşlarının, duyuşlarının ve giderek davranışlarının gözetleniyor, biliniyor ve kontrol ediliyor olduğunu hissettirecek bir zihinsel, sosyal ve mekansal örgütlenme. Otorite, her durumda bilmek ister, görmek ister, kontrol etmek ve içe almak ya da en azından kıyısında tutmak için hayatın, “zararsız” kılmak ister.
Kendisine ya da topluma zarar verdiği düşüncesiyle birisinin içindeki şeytan’ı çıkarmak için onu yakmakla, bir hücreye kapatıp “aklının başına gelmesi” için “uygun koşullar”ı sağlamak arasında biçimsel olanların dışında bir fark yok. Peki, izolasyon, en konforlu koşullarda bile olsa, gerçekten mahkumlar için ne anlama gelir?
Geleneksel psikolojinin verileri, insanın bir diğerine duyduğu ihtiyacın evrensel olduğunu, kültüre ya da kişisel özelliklere bağlı olarak bu ihtiyacın hayata geçiriliş pratikleri anlamında farklılaştığını gösterir. Nereden bakarsanız bakın herhangi bir modern dünya tasarımında, insanın, hem diğer insanlardan izole edilip hem de herhangi bir “ıslah veya rehabilitasyon” uygulamasına tabii tutulduğu iddia edilemez. Eğer, mahkumların insan olmadığı iddia edilmiyorsa, modern bilimsel verilerden hareketle, izolasyonun şu ya da bu anlamda izole edilen insana “iyi gelen” bir şey olduğunu söylemek, tutarsızlık ya da en hafifinden takiyyedir. Bunu kanıtlayacak bir tek araştırma bulgusu gösterilemez, bir tek istisnası var: Paranoid şizofreni hastalarının, izolasyon koşullarında, dış dünyaya yönelik korku ve tehdit algılarında yani genel paranoya tablosunda yükselme görülürken, “insanlı paranoid korkuları”nda azalma görülür. İnsan zihni, en karışık olduğu zamanda bile, belki de, dış dünya üzerindeki kontrolünü çaresizce yitirdiğinde ve bütünüyle “insansız” bırakıldığında, şüphesinin nesnesi olarak da olsa birilerine ihtiyaç duyuyor. Özellikle gelişmiş ülkelerde “sağlıklı” insanlarla yapılan araştırmalar, kendi istekleri dışında sosyal izolasyon koşullarında yalnız yaşayan insanların yaşam sürelerinin kısaldığını, bağışıklık sistemiyle ilgili hastalıklara daha büyük oranda yakalandıklarını göstermektedir. Hayvanlarla yapılan çalışma ve gözlemler de benzer bilgileri verir, dokunulmayan ya da doğal ortamlarında birbirlerine dokunmaları engellenen hayvanlar daha geç büyürler, daha çabuk hastalanırlar, daha çabuk ölürler, kafaları karışır, zihinsel süreçlerinde gerilemeler görülür. İnsan, zaten kafası daha karışık bir türdür, bu nedenle izolasyon koşullarında, hele bu koşullar bir “kurum” eliyle dayatılıyorsa onarılamaz zararlara uğrar. Yine araştırma sonuçları açıkça göstermektedir ki bütün koşullar ortalama düzeyde “olumlu” olduğunda bile, kurum yaşantısı, zihinsel, duygusal ve her anlamda geriliğe yol açar; bu geriliğe özel bir ad verilir: Yoksunluk geriliği. Kurumsal ortamlarda yoksun olunan şey kişisel iradedir, bolluğu olansa otorite. İzolasyon bu anlamda özellikle, bir kurumda yaşandığında etkileri onarılamaz hale gelen açık bir işkencedir.
* * *
İnsanı mekansal olarak -ve dolayısıyla hayatın tümünden- yalıtarak, kontrol duygusunu kaybetmesini sağlamak, onu bedeniyle ve ruhuyla baş başa bırakmak. Dış dünyaya ait bütün gerçek uyaranlardan, ışıktan, sesten, bir yaprağın salınışından, rüzgardan, şaşırmaktan, ürpermekten yoksun bırakmak, denemekten yanılmaktan, öğrenmekten, kaçıp kovalamaktan yoksun bırakmak. Dış dünya üzerindeki özellikle mekansal kontrol kaybedildiğinde yaşanabilecek tek duygu, belirsizlik ve korkudur. Bir kurumda, bir otorite eliyle uygulanan izolasyon yoluyla varsayılmaktadır ki insan, önce kendisini bir “hiç” olarak hissedecek, bunu kendisine tarif edecek ve yeniden “bir şey” olabilmek için her türlü telkin ve tedaviye –ne derseniz deyin- açık hale gelecek, en yakınındakinden en uzağındakine her türlü “otorite”ye teslim olacaktır. Dünyadaki demokratiklik anlamında en gelişmiş ceza ve infaz uygulamalarında bile, psikiyatrik sorunları olduğu düşünülen, ağır ceza almış ve ciddi uyum sorunları olan suçluların, kısa süreli izolasyon koşullarında tutulabileceğinin meşru olduğu üzerinde bir sözbirliği vardır. Kısa süreli bir izolasyon türü olarak hücre cezası ya da uzman görüşüne bağlı olarak süresi değişebilecek olan tecrit uygulamaları en gelişmiş ceza-infaz uygulamalarında bile kullanılmaktadır. Neden? Akıl hastaları ve suçluları “hayata döndürmek” için. Cezaevlerinde rehabilitasyon ve eğitim programlarının, izolasyon uygulamalarıyla birlikte yürütülmesinin, yani ancak izolasyon ya da benzer “hiçleştirme” programlarıyla birlikte anlamlı olabilmesinin gerekçesi budur. Korku, hiçlik ve dönüşme ve “hayat”...
* * *
Unuttuğumuz ceza evlerimizde ölüm oruçları büyük ölçüde sona erdi, keşke bütünüyle bitseydi, keşke her şeye rağmen hepsi yaşamayı seçselerdi; eylemlerini sürdürenler ise lüks otel kıvamındaki odalarından alınıp hücrelere konulmuşlar. Unutmamızın, yok saymamızın, daha insanca cezaevleri için çözümler üretmeye çalışan insanları ve sivil toplum örgütlerini yapayalnız bırakmamızın bedelini ödüyorlar hücrelerinde, tek başlarına ya da üç kişilik odalarında, öle öle kazanabildikleri bu oldu. Sanık ya da hükümlü olmak eğer yurttaşlık durumunu ortadan kaldırmıyorsa, bu ülkenin bizlerle eşit yurttaşları olarak sessizce yok oluyorlar. Onlar orada, bu ülkenin insanları, uzakta ve yapayalnız. Unutalım, hep beraber, ne kadar ayrı tutulurlarsa birbirlerinden, bizden de o kadar uzağa düşecekler. Huzurumuz ve güvenimiz hayırlı olsun!
Melek Göregenli
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
|